Kayıp Masallar 3 (34. Bölüm)

Serinin devamı geldi. Okumaya hazır mısınız?
Biraz uzun bir ara verdiğimiz için ufacık bir flashback yapalım. 
Kuzey'e gelen Milos ve diğerleri burada isyancıların ana merkezi olan eski kışlaya yerleşmişti. Andrjez ve Milos herkesin donduğu zamanda kimsenin bilmediği bir yerde iki sene geçirmiş ve Milos onun sırlarına ortak olmuştu tamamen. Emma ve Nuna yakın arkadaşlardan öte iki yalnız kadın olarak birbirlerine sırtlarını yaslamıştı. Süreç içinde en çok darbe alan ise Achube olmuştu. Tehlikeye düştükleri anda kullandığı taşı sıkıştırılan zamanda bedenine zarar vermiş ve görüşünü kaybetmişti. Karanlık korkusu ve bunalımla mücadele etmesinde ki en büyük destekçisi ise Ramsy olmuştu. İsyancı kampında eski dostlar ve eski düşmanlarla bir araya geldiklerinde yeni bir plan içine girmiş ve ön görülen savaşta yeni bir güç elde etmek için kafa kafaya veren ekibimiz ruhsal ve fiziksel kargaşalardan sıyrılmaya çabalarken birbirlerine olan sevgileri ve inançları da sorgulanmaya başlamıştır. 
Şimdi yeni bölüme geçebilirsiniz. şimdiden okuduğunuz için çok teşekkür ederim. 

Bölüm Otuz Dört

Hatalarla Dolu Kararlar

 

Milos oturduğu yerde bacağını sallıyordu. Bir elinde sigara vardı. Gözleri masada duran dosyalara sabitlenmiş halde yavaş yavaş konuşan adamı dinlerken sinirlerini bastırmak için bacağını daha hızlı sallamaya başlamıştı.

“Açıkçası bu bana doğru gelmiyor. Bizler direniş birliğini ortaya çıkaran kişileriz. Ve kaynağı belli olmayan silahları kullanmak akıllıca gelmiyor.” Demişti. Andrjez sakince onu dinliyordu. Milos’un salladığı bacağına arada bir bakıp geri adamla göz teması kuruyordu.
“En azından size göstermemize izin verecek kadar şans verseniz fikriniz illaki değişecektir.” Achube dayanamayıp araya girmişti. Ramsy onun hemen arkasında ayakta dikiliyordu. Oda kalabalık ve gergindi.
“Denemek mi? Kim deneyecek? Size olan şeyin bu silahlardan kaynaklandığını söylüyorlar Üst Teğmen İllarea. Haksızlar mı?”
“Haksızlar!” Milos daha fazla sessiz kalamamıştı. Kafasının içi doluydu ve Lannel ile Andrjez’in sabah görüşmüş olmasını düşünüyordu. Kıskançlık yapıp oraya gitmediği için yeterince sinirliydi. Şimdi Kuzey Generalinin ağır ağır nutuk çekmesini dinleyecek değildi.
“O zaman neden oldu?” soru bu sefer İstihbarat bölümünden gelmişti. Milos onlara dönüp cevap verecekken Andrjez’in eli bacağını sıkıca tutmuş ve konuşmaması için sıkmaya devam ederken Achube sakince konuşmaya başlamıştı.
“Taş. Kan taşından kaynaklanan geçici bir rahatsızlık. Batı’yı terk ederken sınırımı zorladım ve sonuç böyle oldu.” Demişti. Adam göz devirip kalın sigarasından ağır ağır bir nefes çekti.  “Silahlarda kullanılan taş insan bedenine zarar vermeyecek şekilde tasarlandı. Kayıp vermeden kazanacağımız bir mücadeleden söz ediyoruz.” Diye devam etmişti Achube. Ramsy onun tam arakasında oldukça ciddi bir ifade ile dikiliyordu.
“Savaşta kayıp verilir. Bu gerçekten asla kaçamayız. Ya dediğinizin aksi bir şey yaşanırsa?” Achube profesyonelce cevap vermişti.
“Kaybetmekten korkmuyorsanız risk almaya değmez mi?” dedi. General ona bakarken masadaki sessizlik ölüm sessizliğine dönüşmüştü. Nefes sesi bile yoktu.
“Bunu konuşup haber vereceğiz.” General Huxe bunu söylerken sıkkınca iç çekmişti. Achube bunu duyunca ayağa kalkan ilk kişi olmuştu. Ardından oturan Emma, Andrjez ve Milos’da ayağa kalkmıştı. Ramsy sandalyeyi çekip Achube’ye yer açarken hepsi kapıya yönelmiş ve onlarla beraber generaller ve albaylar dışında herkes dışarı doğru çıkmaya başlamıştı. Neredeyse iki saattir içeride silahlar ve saldırı planları üzerine hararetli bir tartışma yaşanıyordu.

Achube kapıdan çıkınca Ramsy onun omuzlarını tutmuştu. Onu hafifçe sallamış ve başını kulağına doğru yaklaştırmıştı. “Sakinleş.” Demişti. Achube başını usulca sallarken Andrjez herkesten daha gergin olan Milos’a bakıyordu. “Seni de silkeleyelim mi?” diye laf atınca Milos ona doğru başını çevirip bir süre göz kırpmadan bakmıştı. Ruen ve Nuna kapıdan çıkanlar arasında onları bulup yanlarına doğru sokulmuştu.
“Neler oldu?” Nuna bunu sorduğuna pişman olacağını bilmeden konuşmuştu.
“Aptallar ilk defa bir şeylerin nereden geldiğini sormaya karar verdi. Şu zaman kadar beylik tabancalarını mermisinin nereden geldiğini sormayan ihtiyar kafalar şimdi kalkıp silahların nasıl üretildiğini ve nereden geldiğini sorar oldu.” Milos yüksek sesle konuşurken sinirden gözlerine kan inmişti. Andrjez ise onun bu sinirine daha fazla katlanamamış ve iç çekmişti. Milos bunu duyunca ona doğru dönmüştü.
“Ne oldu? Daraldın mı? Gidip Lannel ile konuşmak ister misin?” dediğinde kayış kopmuştu. Andrjez ona bakıp kaşlarını çatmıştı. “Odana git. Toplantının kalanını biz hallederiz işimizi zorlaştırıyorsun.” Dediğinde Achube aralarına girmek istemişti. “İkinizin de sakinleşmesi gerekiyor.” Milos bunu duyduğunda ellerini göğüs hizasına kaldırmıştı.
“Ben sakinim sadece Andrjez’in gereksiz gamsızlığı beni yordu. Her konuda yersizce bir öz güveni var. Bu beni rahatsız etmeye başladı. Silahlar konusunda netlik çizmek yerine sabah gidip Lannel ile görüşmeyi tercih ettiği için ağız birliğimiz yok. Biraz daha dikkatli ve sakin olması gereken kişi o bence.” Demişti. Bir çocuk gibi suçlayıcı davranıyordu. Andrjez onun içindeki duyguları ve sebeplerini bildiği için üstelemek istemiyordu. Uzaklaşıp sakinleşmesini beklemekten başka elinden bir şey gelmiyordu.
“Lannel ile Achube için konuşmaya gitti. Bu önemli değil mi?” Ramsy bunu sorarken soğuk bir sese sahipti. Milos bunu duyduğunda ona doğru dönmüştü. Ramsy’in orada olduğu gerçeği ile bir an irkilmişti. Andrjez neden ondan nefret edip kızmıyordu ki? Ramsy ve Achube birlikte olduğu için mi? Bu sebepten mi? Kafasının içinde sorular dönerken bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı. “Önemli. Tabi ki önemli ama bunu başka şekilde çözebilirdik.” Ramsy ona öylece bakıyordu. Geçmişte beraber oldukları gerçeği ve şimdi Ramsy ve Andrjez’in aynı yerde iki samimi dost olabilmelerine bakıp kalmıştı.
“Lannel’in gerçekten kötü birisi olduğunu mu düşünüyorsun?” Ramsy bunu sorduğunda Milos hayır anlamında başını sallamıştı.
“O zaman kıskanıyorsun. Bunu yapmana gerek yok çünkü kıskanacağın bir durum yok ortada.” Diye söze girmişti Andrjez. Milos cevap vermek ve lafların altında kalmamak istemiyordu.  “Dün geceden beri uyumadan oturdun. Gidip dinlen. Burayı biz idare ederiz. Lütfen.” Demişti Andrjez ona doğru bir adım atıp Milos o bir adım atınca geriye doğru çekilmişti. Bir şey söylemeden arkasını dönüp uzaklaşırken Achube Ramsy’in kolunu yakalamıştı.
“Aralarına girme bir daha.” Demişti. Ramsy bir şey diyecekken Andrjez konuşmaya başlamıştı.
“Geceleri uyumuyor. Sürekli bir şeyleri kafasına takıp sağlıklı düşünemiyor. Ramsy’in söylediğini ben söylesem dikkate bile almazdı. Bu yüzden kızmayın birbirinize. Oraya senin için gittim ve bunu Milos’a birinin hatırlatması gerekiyordu.” Achube Ramsy’in kolunu yavaşça bırakmıştı.
“Sağlık durumu nasıl? Tekrar eden ataklar…”
“Bilmiyorum. Çok iyi değil ama kötüde değil. Bir şekilde başa çıkıyor gibi. Sadece son şu hafta onu çok fazla sarstı. Özellikle birkaç gündür kafasına Lannel’i taktı. Saplantı bir semptom mu? Öyleyse iyi değil.” Demişti. Ruen onları dinlerken konuya yabancı kalmıştı. Milos’un nasıl bir rahatsızlığı olduğunu bilmiyordu. Andrjez başındaki keskin ağrıdan dolayı kaşlarını çatıp elini ensesine doğru koymuştu.
“Sende çok iyi değilsin gibi.” Achube bunu söylerken görmeyen gözleri yerdeki boşluğa bakıyordu.
“İyiyim. Biraz fazla mesai yordu beni sadece.” Dedi. Achube yanında duran Ramsy’e doğru çevirmişti başını. “İyi olup olmadığını anlamam için onu görmem gerektiğini düşünüyor. İyi mi? Değil mi?” dedi. Ramsy uzun uzun Andrjez’e bakmıştı.
“Onun kötü olacağını sanmıyorum. Sadece kaşlarını çatmış duruyor.” Demişti Ramsy gözlerini Andrjez’e dikmiş halde Achube ile konuşurken. Nuna durduğu yerde derin bir nefes almıştı.
“Roy’u görmeye gideceğime söz verdim. Bu toplantıyı bu kadar uzatacak ne vardı ki…” sıkılmış halde salınmıştı durduğu yerde. Andrjez onun çocuğu ile zaman geçirmek istemesini anlıyordu. Ona gitmesini söylemek için döndüğü sırada büyük bir çınlama ile geriye doğru düştüğünü fark etti. Sanki bir şey göğsünü delip geçmişti. En son bu hissi vurulduğu o gün pansiyonda yaşamıştı. Ölmeden önceki son saniyelerinde. Bu sefer ise farklı olan bir şey vardı. Canı yanmamıştı. Sadece afallamıştı ve bu afallama kısacık sürüp göğsüne doğru binen ağırlıkta hissettiği şeyle birisinin boynunu sıkıca kavrarken üstündeki şeyi iteklemişti. Üstündeki şeyin ne olduğunu biliyordu. Nuna o an panik halinde olmayan ikinci kişiydi. Hemen belindeki takılı olan silahı çekmiş ve diğer taraftaki ufak cihaza bastığında bedeninden geçen enerji hızla silaha doğru dolmaya başlamıştı. Mermiyi itekleyen şey yanan barut değil bu enerjiydi. Kolundan akana hafif akım sanki onu dinçleştirmiş gibi ikinci atışta ardından gerçekleştirmiş ve Andrjez’in elinde başsız bir gövde kalmıştı. Andrjez ayağa kalkıp etrafa bakarken tek gelen bu ona saldıran şey değildi. Patlayan camlardan içeri doğru gelen şeyleri gördüğünde gücünü kullanmak orunda kalacağı korkusu ile yüzleşip kalmıştı. Nuna ise silahını ateşlemek üzere çevirmiş ve öylece donup kalmış olan Ruen’in omzuna doğru vurup onu arkasına almıştı.

“İşte bize fırsat beyler. Silahların ne kadar etkili ve düşmanın ne kadar acımasız olduğunu göstermek için…” demiş ve çılgınca atılan kahkahasını ardı ardına dört isabetli atış takip etmişti. Ruen onun yaptığı gibi belindeki silahını alıp cihazını çalıştırmıştı. Atış alanına giren şeylerin en olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey bu şeyler insana benzeyen ama insan olmayan imparatorluğun onları yok etmesi için gönderdiği şeylerdi. Öldürmesi ve yok etmesi gereken şeylerdi. Nuna’nın çılgın atışı ile normal silah sesleri de içeri doğru giren şeyleri hedef almış ama çok anlam ifade etmemişti. Ramsy hemen arkasındaki Achube’yi güvende tutmak için bir çok kişi ile boşaltılan toplantı odasına girmeye ikna etmiş ve onlara eşlik ederken toplantı odasındakiler seslerle beraber neler olduğunu görmek için çıktıklarında ilk gördükleri şey yerde bedeni ikiye bölünmüş bir askerin süründüğü an olmuştu. Sonrasında ise toplantı odasının kapısını korumak için ateş açan üç askeri ve onların atışları bir çocuğun sapanından çıkan taş kadar etkiliydi. İçeri doğru girmiş olan bir düzüne çıplak tuhaf derili insandan iki kat uzun varlıklara bakıp kalmışlardı.
“İnsana benzeyen ama Roluge kanı ve kızıl taştan yaratılmış tuhaf askerleri var. Öldürmek için içlerindeki insandan yoksun olan o taşı kırmanız gerek. Ama derilerini delip geçmek çok zor. Onlardan dördü ile karşılaştığımızda Üst teğmen İllarea kızıl taş kullanıcısıydı ve elimizde bu silahlardan birisi vardı. Hayattayız.” Kuzey generali anlatılanları hatırlamıştı. Silah kullanıcı olanlar vuruşlarını denk getirdikçe yerdeki o tuhaf cesetler artıyor gibi dursa da kayıp sayısı fazlaydı. Çok saldırgan davranıyorlardı ve birini arıyorlardı. Ramsy geriye doğru savrulup dikilen generale ve Albay Novac ‘a çarpıp duvara yapışmıştı.
“Bayan Nuna bataryam bitti.” Diye bağırmış ve hemen arkaya doğru elini atıp kırmızı bir taşı yerleştirmek için güç düğmesini kapatmıştı silahın. Nuna ona doğru gelmeye çabalıyordu. Albay Novac silahını çekip onlara doğru gelen iki insansı şeyi vurmak için nişan almış ama mermiler derilerine çarpıp faydasızca mermer zemine düşmüştü. Ramsy taşı yerleştirmiş ve burnundan kana kanı silip ayağa kalkmıştı. Silah güç toplamak için on saniyeye ihtiyaç duyuyordu. On saniye onlar için uzundu.
“Achube için geldiler.” Ramsy bunu söylerken ikinci defa tetiğe basmıştı. Enerji akışı kolunda hafif bir titremeye sebep oluyordu. Nuna onun yanına gelip yüzüne bakmıştı.
“Achube güvende olacak ama kampın içine doğru girmişlerse diğerleri güvende olmaz. Kendini toparla. Andrjez dışarı doğru çıkmamızı istedi. Achube’yi takip edemezler arındırılmıştı o.” Dedi. Ramsy ona bakarken başını sallamıştı. Ruen ise şarj taşını değiştirmek için durduğu bir kaç saniyede gözü camdan gözüken kampa kaymıştı.
“Bayan Nuna, Andrjez onlardan bir sürü var dışarıda ve hareket etmeden duruyorlar öylece.” Dedi. İçerideki sonuncusu da öldüğünde derin bir sessizlikte bu yankılanmıştı. Kırılmış cam ve açık kapıdan kış fırtınasının uğultusu duyuluyordu. Andrjez elindeki bıçağı geri belindeki kemere takıp Ruen’in dikildiği yere doğru yürümüştü. Gördüğü manzara karşısında öylece kalmıştı. Kapının önünde duran bir sürü insansı sabit şekilde onlara bakıyordu. Bir emir bekliyor gibiydiler. Kamptaki diğer insanlara ne olmuştu? Neden bu kadar sessizdi herkes. Bu insanlar bu şeyleri görüp paniklememiş ya da ateş etmemiş miydi? Andrjez bunları düşünürken birden aklına Milos gelmişti. En son kapıyı açıp çıkan kişi oydu. O da mı görmemişti neler olduğunu.
“Andrjez ne yapacağız? Çıkıp hepsini vuracak kadar güç yok elimizde. Herkeste iki tane batarya kaldı ve mermilerde…” Nuna konuşarak onun durduğu yere doğru gelirken Andrjez birden ona sus işareti yapmıştı. Nuna hem susmuş hem olduğu yerde kilitlenmişti. Ne olduğunu anlamak için dışarı kulak kesilmişti.

“Siktiğimin ucubeleri sizi.” Diye bağıran sesin sahibinin Milos olduğunu anladığında dışarı doğru bakmak için pencereye yönelmişti. Dışarıda oluşan hareketlilik ardı ardına gelen kurşun sesleri ile artıyordu. “Bu silah henüz kullanıma uygun değil dememiş miydin?” Nuna bunu sorarken Milos’un beline ve omzuna kemerle bağlanmış silahı işaret etmişti neredeyse bir metre uzunluğundaki silah tek seferde yirmiden fazla mermi ateşliyordu. Ateşlenen mermiler mavi bir ışık bırakıyordu arkasında. Milos’u kalabalıkta ayırt ettiğinde yaralanmış olduğunu görmüşlerdi. Beyaz şifon gömleğini kırmızıya çeviren kanın nereden aktığını bilmiyorlardı. Kan ona ait miydi onu bile ayırt edemiyorlardı.
“Dışarı çıkacağım. Burada güvenliği sağla.” Demişti Andrjez onun omzuna vurup. Nuna ona nasıl dışarı çıkacağını sormaya hazırlanıyordu. O sırada açılan camdan meydana doğru atlayan Andrjez’i görmüştü. Öylece kalmış ve silahını kavrayıp aşağı doğru koşmuştu.
“Ruen!” diye bağırmıştı. Ruen ona bakıp toplantı salonun önündeki cesedi ayağının ucu ile iteklemişti. Herkesi güvene almış ve içeride tek bir yaratık kalmadığını teyit etmişti. “Herkesi güvende tut. Emma seninle çocukların olduğu yere gideceğiz.” Demişti. Ancak sözleri daha yayılmadan zaman donmuştu. Atan kalpleri donmuş zamanda durmuş ve zihinleri o ana kilitlenmişti. Andrjez donmuş zamanda meydandaki kalabalıkta sakin adımlarla yürüyordu. Milos donmuş yaratıklara bakıyordu. Elindeki uzun namlu silahı indirmiş ve beline oturan kemerin gevşekliği ile nefes almıştı.
“Yaralanmışsın.” Dedi Andrjez onun yanına geldiğinde. Milos donmuş zamanda hareket eden iki kişi olmanın verdiği özgüvenle gülümsemişti.
“Benim kanım değil.” Andrjez emin olmak ister gibi ona bakmıştı. Üstü kan içindeydi. Ama yaralı değildi. Sarı saçlarına kadar kan bulaşmış ama yüzünde bir gülümseme vardı. Elindeki silaha bakmıştı. “Biliyorsun ki o henüz hazır değil. Her an patlayıp seni ve çevrendeki her şeyi yok edebilir.”0 Milos silaha bakıp başını sallamıştı.
“Zamanı dondurmanı bekledim ve doğu kısmında çocuklara ulaştım. Etrafları sarılıydı. Biliyorsun ki ben vicdan sahibi bir insanım.” Andrjez bunu duyunca alaycı şekilde gülümsemişti. Milos ise donmuş zamanda salınan şeylere bakıp derin bir iç çekmişti. “Senden nefret ediyorum.” Demişti Milos ona bakıp silahı aşağı doğru bırakırken. Belindeki kemeri söküp yere doğru atmıştı. Andrjez ise donmuş zamanda onunla rahatça konuşabilir olmanın gerçekliğini hissetmiş ve ağzını açmıştı.
“Neden? İnsanlara yardım etmek istemediğim için mi?” Milos bunu duyunca ona dikmişti gözlerini.
“Evet. Evet bu yüzden ve daha çok sebepten. Ama en çok da olacakları bilmene rağmen hala devam ediyorsun. Burası senin tiyatro sahnen gibi davranıyorsun. Bu yüzden senden nefret ediyorum. Kimin öleceğini kimin yaşayacağını biliyorsun. Ama bir şey yapmıyorsun. Kimin canını almak istesen bunu parmağını bile oynatmadan yapabilirsin ama yapmıyorsun ve bu iğrenç oyunu oynatıyorsun.” Sinirden kulaklarına kadar kızarmıştı. Daralan nefesini toplamak için derin bir nefes çekmişti içine. Ve nefesi verirken tekrardan konuşmaya hazırlamıştı kendini. Andrjez ise onun lafını birden kesmişti.
“Bu dünyada ölmesini istediğin herkesi hatta her şeyi yok edersem benden nefret etmeyi bırakacak mısın?” Milos bunu duyduğunda bir anlık şaşkınlıkla teklemişti. Cevap vermeden önce düşünmek istemiş ve bunu yaparken gözlerini yer dikmişti.
“Seni sevdiğimi ne kadar söylersem benden o kadar uzaklaşıyorsun. Oysa seni sevdiğimi hatırlaman için elimden geleni yapıyorum. Daha fazlasını istiyorsan yaparım. Fakat gelecek gördüğüm gibi ilerlemediğinde beni suçlamanı istemiyorum. Çünkü bir çakıl taşının yeri bile değişse bir kuş ölse bile gelecek değişiyor. Sürekli değişiyor ve bu değişimi kontrol etmek mümkün değil. Sana defalarca söyledim ama anlamıyorsun. Kanıtlamam lazım değil mi? Sen ve kanıt isteyen o saçma idealist yapın.” Demişti. Milos hala cevap vermiyordu.
“Peki. Bu olay hiç yaşanmasa ve çocuklar ölmemiş olsaydı ne olurdu? Bunu denemek ister misin? Üstündeki o kan çocukların değil mi? Nefretinin sebebi savunmasız olanların zarar görmesi. Tıpkı Altais gibi olanların. O zaman sana bunu sağlayacağım.” Demiş ve birden ellerini birbirine çarptığında sanki zaman geriye doğru akarken etrafında karanlıkta ışık kümeleri dönmeye başlamıştı. İnsanlar geriye doğru gidip sesler ışıklardan sonra kaybolurken zeminin kaydığını hissediyordu. Gün gece mi gündüz mü belli bile değildi. Ölenler geri dirilirken zamanda geriye doğru kayan Milos’un başı dönmeye ve kulakları çınlarken midesi bulanmaya başlamıştı. Kolundan onu tutan Andrjez olmasa kayıp giden zemine yapışacaktı. Andrjez onu kendine doğru çekip sıkıca koluyla sarmıştı.
“Sarsıntı yaşıyorsun panikleme.” Demişti. Milos o an onun bunu kaç defa yaptığını düşünmüştü. Midesi ağzına gelmişti artık. Ne yapacağını bilemeden kolunu Andrjez’in beline doğru sarılmıştı. Zaman nasıl geçmişti bilmiyordu ama yüzüne vuran serin hava ile irkilmiş ve uğultu ile kapattığı gözlerini açmıştı. Serin hava aralık kalan kapıdan yüzüne süzülüyordu. Etraftaki insan kalabalığı uğultu halindeyken Andrjez’in onu sırtından desteklediğini fark etmişti. Üstünde kan yoktu, saçları toplu ve postallarında çamur yoktu.
“Milos hiç iyi gözükmüyor.” Emma’nın sesi ile başını oraya doğru çevirmek istemişti ama sarsıntı kafasını oynatmasına izin vermiyordu. Toplantı öncesindeki andalardı. Ne saldırı başlamış ne de reddedilmişlerdi.
“Temiz hava alması için dışarı çıkarayım mı seni?” demişti. Milos onu bırakıp birkaç adım atıp merdivenlerin oraya gelince çöküp oturmuştu. Ona uzatılan bardağı iki eli ile kavrayıp suyu tek seferde içmişti. Midesindeki bulantı ve baş dönmesi hafifliyordu.
“Bu sana zamanla oynamadığımın kanıtı olsun. Sarsıntı geçiren tek kişi sen değilsin. Onlar sadece bunu hafif baş ağrısı olarak algılıyor. Ama birazdan geçer.” Demişti. Milos ona dikmişti gözlerini.
“Şimdi ne olacak?” dedi. Andrjez etrafa bakmış ve merdivende onun hemen önüne doğru çökmüştü.
“Şu adamı görüyor musun?” demiş ve girişteki büyük kapının orada dikilen uzun boylu sigara içen siyah paltolu adamı göstermişti. “Onun cebinde bir cihaz var. Tepemizde dört tane hayalet zeplin var. Adam biz içeri girdiğimizde cihaza basacak ve konum verip kaçacak. Ve tepeden o yaratıklar düşecek. Ama bütün üst düzey burada olduğu için kimse fark dahi etmeyecek.” Demişti. Milos bunu duyduğunda birden ayağa fırlamıştı. Kalkarken belindeki silahı çıkartmış ev hızlı adımlarla oraya yürürken Andrjez ona yetişmişti.
“Onu vurduğunda birisi daha ölecek.” Dedi. Milos onu dinlemeden silahını ateşlemeye hazır hale getirmişti. “Kim ölecek.” Dedi. Andrjez onun bileğini yakalamıştı.
“Bunu asla bilemeyiz.” Dedi Milos ona bakıp iç çekmişti. “Kumar oynayacağız.” Demişti. Andrjez bileğini bırakmadan silahı onun elinden alıp kapıya doğrultmuş ve tetiğe bastığında birden etrafta derin bir sessizlik başlamıştı. Uğultu kesilmiş ve mermer zemine doğru düşen adamın kafasından kızıl koyu kan yayılmaya başlamıştı.
“Bunu ben yaparsam en azından senin döngünde olan kişiler etkilenmez.” Diye fısıldamıştı Andrjez. İçeri doğru koşan isyancı kollukları etraflarını sararken Andrjez silahı onlara doğru uzatmıştı.
“İhanet edecekti.” Demişti yerde yatan adama bakıp. Hepsi ona bakıp kalmıştı. Milos ise etraflarını saran çemberi yarıp geçmiş ve adamın omzundan tutup onu ters çevirmişti. Sırt üstü döndüğünde adamın alnının ortasındaki kurşun deliği gözüküyordu. Kan yüzüne bulaşmış ve gözleri bomboş halde öylece yatıyordu. Paltosunun cebini karıştırmış ve o cihazı gerçekten bulduğunda rahatlamıştı. O gün toplantı gecikecek ve hemen bir değerlendirme yargılama kurulu kurulacaktı. O süreye kadar Andrjez denetim altında tutulacaktı. Toplantının iptal olması aslında bir çok şeyi derinden etkilemiş ve tepelerindeki hayalet zeplinlerin yapacağı katliam durdurulsa da Milos’un aklında bir soru vardı. Bir hayata karşılık hangi hayat gidecek. Katliam olmasa bile birisi ölmüştü. Andrjez ölüm ve yaşamın hep eşit takasa göre çalıştığını söylerdi. Oturduğu berjerde hareketsizce yere bakıyordu.
“Bay Roluge.” Sesle irkilmiş ve ayağa kalkmıştı. “Üst kurul sizi bekliyor.” Demişti kapıyı açan adam. Tek olay tanığı Milos olmuştu. Vurdukları adam isyancı bölge liderlerinden bir tanesinin yakın dostuydu. Sıradan bir isyancıyı vurmamıştı Andrjez. Milos neden onun ateş ettiğini anlıyordu. Andrjez’i öldürmek isterlerse o ölümsüzdü. Birkaç gün ölü gibi davranıp geri hayata dönecek kadar yetenekliydi. Gergindi. Orada ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu.

“Yaşanan olay sonucunda ihanet edildiğine dair bulgular olduğu ortada ancak Teğmen Andrjez Dejan’ın İsyancı Doğu birliği yardımcı komutanını vurmasında anlamadığımız şeyler oldu. Onun yakın arkadaşı olduğunuz doğru mu?” Milos uzun masanın ardında oturan altı adama tek tek bakmıştı. Karşılarında bir sandalyede oturuyordu. İçeride ışığı boğan sigara dumanı vardı. Sigaranın dumanı ağırdı. Gözlerini yaşartacak kadar boğucuydu.
“Doğru.” Demişti oturduğu yerden.
“Onunla olay yaşanmadan önce bir şeyler konuştuğunuzu görenler olmuş. Ne konuştuğunuzu söylemenizi istiyorum.” Milos bir süre düşünmüştü. Andrjez gözetim altına alınmasına rağmen onunla görüşebilmişti ve ortak bir ifadeleri vardı. Bu sahte askeri mahkeme karşısında o ifadeyi verecekti.
“O gün siz üst kurula yeni buluşumuz olan silahları tanıtacaktık. Bir süredir deneme aşamasındaydık. Radyo dalgalarının saptanması için kullandığımız cihaza takılan bazı sinyaller olduğunda araştırmaya başlamıştık. O sabah Teğmen Dejan bana sinyalin Batı Karargahına bağlı bir cihazla iletişimde olduğunu söyledi.” Duraksamıştı. Adamların yüzündeki ifadeden Andrjez’in de aynı şeyleri söylediğini anlayınca devam etmişti. “Aynı zamanda radarımıza giren belirsiz üç nesnenin bu cihazla aynı dalgaları kullandığını fark ettik. Dalga küçük çaplıyken o sabah bana Teğmen Dejan dalganın arttığı ve bir işaretleyici olduğunu söyledi. Üstümüzde üç hayalet zeplin vardı. Ve bomba bırakmaya hazır konumdaydı. Altı liderin olduğu bu yere düşecek bir bomba bile büyük faciaya neden olacakken bütün doğu şehrini ortadan kaldıracak bir bombardımanı durdurmak için tek çözümün onu vurmak olduğunu düşündüm. Ancak son anda kararımdan vaz geçmiştim. Onu yakalayıp sorgularız dedim fakat Teğmen Dejan onun harekete geçtiğini fark etti ve silahı ateşledi.” Generaller ona bakıyordu.
“Peki neden daha önce bundan üst kurula söz etmediniz?” Milos bir saniye bile düşünmemişti. Cevabı hazırdı.
“Son zamanlarda sinyaller çok fazla arttı. Her yerde telgraf ve radyo var. Başta şüphe etmedik ama sinyal yakından gelince ve telgraf radyo bölümünden bağımsız olunca bu durumun tehlikesini anladığımızda olaydan önceki geceydi.” Adam başını sallamıştı.
“Anladım Bay Roluge.” Demişti. Ama Milos’a bakışlarını durdurmamış ve sigarasından derin bir nefes çekip üflemişti. Bu adam isyancıların asıl lideriydi.
“Bay Roluge kendi çapınızda kurduğunuz bu ufak destek ekibi sürekli olarak isyancı birliğinden bağımsız kararlar alıyor. Sizin daha önce isyancılar ile birlikte çalışmanıza güvenerek bunu ne kadar doğru bulduğunuzu sorabilir miyim?” demişti. Milos onun bir nedenden sadakat sorgusuna girdiğini anlamıştı. Ona ne dese yine bir karşılık alacak ve Andrjez’in zarar görmesine sebep olacak şeyler olabilirdi.
“Aslında yapmaya çabaladığımız tek şey adalet arayışı. Bu süreç içinde inan ki restleşmeler oluyor ama niyetimiz aynı ve amacımız aynı. Sizden ayrı bir şey yapamayız. Bütün kalmamız gerektiği düşüncesindeyiz. Bizi bir araya getiren kişiler sizlersiniz. İdealist ve aynı amaca hizmet eden bir cemiyetin üyeleri olduğumuzu düşününce sizin aldığınız kararlara saygı duyuyoruz. Ve bu saygıyı korumak için bazen yanlış kararlar alabiliyoruz. Ama bunu düzeltmek için elimizden geleni yapmaya çabalıyoruz. Biz deneyimsiz gençleriz. En erişkin olarak karar veren kişi bile sizlerin yarım asırlık savaş deneyiminiz ile boy bile ölçüşemezken… benim bu soru karşısında doğru ya da yanlış diyebileceğimi düşünmüyorum.” Son sözlerini söylemiş ve onlara bakmaya başlamıştı. Yaşlı adamların karmaşık cümleleri anlamayıp bunun karşısında vereceği tepki homurdanıp onaylamak olurdu. Ve öylede oldu. Olay yaşandıktan üç gün sonra Andrjez ceza almadan tekrar serbest kalacağını öğrenmiş ve gözetiminin bittiğini ona söylemeye abisi gitmişti. Onu tutulduğu odada bıkkınca cama bakarken bulmuştu. Bir süre onu izlemiş ve bir öksürükle sıçratmıştı.
“Serbestsin. Hareketin cezalandırılmadığı gibi takdirde edilmeyecek.” Demişti. Andrjez ayağa kalkıp abisine doğru yürümüştü.
“Milos nerede?” demişti. Abisi onu baştan aşağı süzmüştü.
“Kampta.”
“Gidip onu görmeliyim.” Demiş ama abisi kapıya geçmesine izin vermeden kolunu sıkıca kavramıştı.
“Onu görebileceğini sanmıyorum. Resmi olarak ceza almadın fakat bir göreve gönderileceksin. Sadakatine inanılmıyor. Ve başına buyruk davranışların altı büyük isyancı birliği generalleri tarafından sorgulanıyor.” Demişti. Andrjez o gün Milos’u görmek istiyordu fakat odadan çıkar çıkmaz bir arabaya bindirilmenin verdiği huzursuzluk ile abisine bakmıştı.
“Peki silahlar. Onları kullanmalıyız.” Demişti. Abisi onu kınayarak ona bakmıştı.
“Projeniz durduruldu. Yeterli bulunmadılar. Artık gerçek işlere odaklan ve şu girdiğin delikten başını çıkart. İç savaşın sınırındayız.” Demiş ve susmasını istemişti. Andrjez olanların akışının Milos’u mutlu edip etmediğini görmek istiyordu. İnsanların hayatta olmasının onun yüzünü güldürdüğünü bilmek istemişti. Araba kamp kapısına yaklaştığı sırada Andrjez içinde sıkışan öfke ile bacağını hızlı hızlı sallıyordu. Abisi onun stresli ve öfkeli olduğunun farkındaydı ama umursamazca camdan dışarı bakmayı tercih etmişti. Kamp kapısındaki nizamiyeye geldiklerin de araba yavaşlamış ve Andrjez o anda hızlı bir karar vermiş ve abisinin beline uzanıp birden silahı çekip almıştı. Ona doğru silahı tutarken gözlerini kapıya çevirmişti.
“Milos’u görüp geleceğim. Sonra nereye gideceksek gidelim.” Demişti. Abisi ona bakıyordu. Andrjez ise iç çekmişti. “Her neyse.” Demiş ve birden geride bir silah bırakıp ardında boşluk bırakarak bir saniyede ortadan kaybolmuştu. Kararları yanlıştı ama olabilecek her şeyi göze almalı ve burada neden ikinci bir şansı kabul ettiğini hatırlamalıydı.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıp Masallar 3 ( 33. Bölüm )

Kayıp Masallar 1 (Beyaz Gelincik ve Kara Kurt Masalı)