Açılış : Mürekkep ve Kan
Zamanın akışı donmuştu.
Kaderin ipekten dokunmuş ağlarında asılı kalan bu an, ne bir başlangıçtı ne de bir son; sadece iki ruhun varoluşunun ebedi bir yankısıydı. Kadim parşömenlerin dokusunda, dağların solgun mürekkeple çizilmiş siluetleri arasında iki figür belirdi.
Biri, gecenin en karanlık tonlarına bürünmüştü. Siyah zırhı, ay ışığını yutuyor gibiydi. Kömür karası saçları, rüzgarın fısıltılarına direnen bir bayrak gibi savrulurken, içlerinden geçen parlak mavi kurdele, sanki karanlığın ortasında donmuş bir şimşek çakımıydı. Yüz hatları keskin, bakışları fırtına öncesi sessizliği kadar tekinsizdi. O, gölgelerin ve çeliğin efendisiydi; hem korkulan hem de hayranlık uyandıran bir varlık.
Diğeri ise ışığın kendisinden yontulmuş gibiydi. Beyaz cübbesi, kışın ilk karı kadar saf ve dokunulmamıştı. Gümüşi saçları, bir şelalenin köpükleri gibi omuzlarına dökülüyor, her bir telinde başka bir dünyanın ışığı parlıyordu. Yüzünde, insani hırslardan arınmış, dingin ama bir o kadar da melankolik bir ifade vardı. Sanki zamanın tüm ağırlığını omuzlarında taşıyor, ancak buna rağmen zarafetinden ödün vermiyordu. Belindeki kırmızı kuşak, saf beyazlığın içinde kanayan bir yara gibi, içinde saklı tuttuğu tutkunun ve trajedinin sessiz bir çığlığıydı.
Biri alev, diğeri su; biri gölge, diğeri ışık. Birbirine zıt iki kutup gibi dursalar da, bakışlarındaki o tanımlanamaz bağ, onları aynı kadere mühürlemişti. Onlar, savaşın ve barışın, nefretin ve aşkın sınırlarında yürüyen, birbirine dolaşmış iki efsaneydi.
Bu, ne zaferin ne de yenilginin portresiydi. Bu, sadece bir kehanetin görsel tezahürüydü: Dünyayı ya yok edecek ya da yeniden yaratacak olan iki ruhun, ezelden ebede uzanan o kaçınılmaz karşılaşması.
Zaman, eski parşömenin üzerindeki mürekkebi kurutmuştu ama o iki çift gözdeki ateşi söndürememişti.
Evin loş duvarına astığım resme bakarken, odadaki toz zerrecikleri ikindi güneşinde dans ediyordu. Sanki onlar toz değil, geçmişten kopup gelen anıların kırıntılarıydı. Fırçamın her darbesini hatırlıyordum. Yoiri’nin gümüş saçlarındaki o ele avuca sığmaz akışkanlığı, Theon’un omuzlarındaki o dağ gibi sarsılmaz gerginliği... Ve ikisinin arasında, görünmez bir düğümle bağlanmış gibi duran o kader birliğini.
Dün kadar yakındı sesleri, ama bir ömür kadar uzaktı nefesleri.
Baldırımda hissettiğim küçük, sıcak bir baskıyla irkildim. Bakışlarımı geçmişin hayaletlerinden ayırıp aşağıya indirdiğimde, oğlumun terden alnına yapışmış saçlarını ve meraklı gözlerini gördüm. Koşturmaktan nefes nefese kalmıştı ama tüm dikkati, annesinin daldığı o kağıt parçasındaydı.
"Kim onlar anne?" diye sordu, parmağıyla Theon’un siyah zırhını işaret ederek. Sesi, bu evin sessizliğinde yankılanan en canlı şeydi.
Elim gayriihtiyari resmin üzerinde, Yoiri’nin beyaz cübbesinin olduğu kısma gitti. Parmak uçlarım kağıdın pürüzlü yüzeyinde gezindi.
"Kardeşlerim," dedim. Sesim, yıllanmış bir şarap gibi buruk ve yoğundu. "Kan bağımız yoktu belki... ama ruhen, kardeşlerimden öteydiler."
Çocuğun kaşları çatıldı, o masum zihninde bu cevabı tarttı. "Senin kardeşin mi vardı? Hiç anlatmadın."
Cevap veremedim. Kelimeler boğazımda düğümlendiği sırada, giriş kapısının ağır gıcırtısı duyuldu. Omuzlarında taşıdığı odunların kokusu, rüzgarla birlikte içeri doldu. Doang... Bir zamanlar Theon’un gölgesi olan, şimdi ise benim sığınağım olan adam.
Odunları yavaşça, neredeyse saygılı bir sessizlikle girişe bıraktı. Kollarındaki kaslar gevşerken bakışları doğrudan bana, sonra da duvardaki o resme kaydı. O resimdeki yüzleri o da en az benim kadar iyi tanıyordu. Belki benden bile iyi.
Ağır adımlarla yanıma yaklaştı. "Bunu saklıyor muydun?" diye sordu. Sesi sitemkâr değil, şefkatliydi. "Yoksa yine mi çıkardın?"
Buruk bir tebessüm dudaklarıma yerleşti ama gözlerim dolmuştu. "Çizdiğim en güzel şey bu sanırım," diye fısıldadım. Gözlerim resimdeki Yoiri'nin bileğindeki o ince kırmızı detaya takıldı. "Söylesene Doang... O kadar ateşin, o kadar yıkımın içinde... Nerede hata yaptık da, bunca şeyin sonunda nefes alan ben oldum? Neden onlar değil de ben?"
Bu, "sağ kalanın suçluluğuydu". Yıllardır yakamı bırakmayan o soğuk gölge.
Doang, bu sorunun cevabının olmadığını biliyordu. Cevap vermek yerine, o geniş ve güvenli kollarını belime doladı, başını omzuma yasladı ve saçlarıma hafif bir öpücük bıraktı.
"Lilian, yapma..." dedi fısıltıyla. "Onlar kendi seçimlerini yaşadılar. Biz ise onlardan geriye kalanları yaşatmakla yükümlüyüz."
Bir süre öylece kaldık. Duvarda donmuş iki efsane ve onların gölgesinde yaşamaya çalışan bizler. Oğlumuz sessizce bizi izliyordu, sanki o da havadaki kederin ağırlığını hissetmişti.
Elimi yavaşça karnıma, henüz varlığı belli belirsiz olan yeni cana götürdüm. İçimde büyüyen yaşam, dışarıdaki ölüm sessizliğine bir cevaptı.
"Haklısın," dedim, gözyaşımı silip dikleşerek. Doang'ın elini tuttum. "Yarın onları ziyaret ederiz. Ama önce..."
Masadaki hokkaya ve yanındaki tüy kaleme baktım.
Yorumlar
Yorum Gönder