BÖLÜM 1: GÜMÜŞ VE KÜL
Lilian masadaki mürekkep hokkasının kapağını açtı. Tüy kalemini siyah sıvıya batırırken derin bir nefes aldı. Odanın sessizliği, zihnindeki gürültülü anılarla bozuluyordu. Artık kaçmak yoktu. Kalemin ucu, temiz parşömene ilk lekeyi bıraktı.
Ve hikaye böyle başladı...
Bölüm 1: Gümüş ve Kül
Moang Krallığı dört büyük hanedanlığın hükmü altında hep bir çekişmenin içindeydi. Onları anlatmak kolay değil; her biri kendi doğrusuna aşık, başkasının doğrusuna kördü.
Ateşin kara çelikle kavrulduğu Ejderler (Ejder Kanı) ile başlamak gerek. Soylarının kutsal ejdere dayandığına yemin eden ve kanlarının ateş kadar kızıl olmasına karşı flamaları da kızıl, zırhları da kızıldı. Öfke miydi onları ayakta tutan yoksa sadece nefret mi, bilmiyordu kimse. Ama kadere inat sürekli sivri mızrakları ve keskin çelikten kılıçları ile hazır olurlardı. Onlar için barış, sadece bir sonraki savaşa hazırlık evresiydi. Demir ve kan kokusu, onların parfümüydü.
Onlar kadar kibirli olan tek klan ise Kaplan Klanı'ydı. Sık ormanların sessiz gölgeleri, dağlık bölgelerin acımasız avcıları olarak kendileriyle gurur duyarlardı. Ejderler gibi parıltılı zırhlara bürünmez, çeliği bir süs değil, bir pençe gibi kullanırlardı. Vahşiydiler. Medeniyet dedikleri o süslü yalanı reddeder, güçlünün hayatta kaldığı o ilkel yasaya taparlardı. Flamalarında kükreyen bir kaplan başı, sırtlarında ise avladıkları canavarların kürkleri olurdu. Onlar kuzeyin dondurucu rüzgarıydı; kaba, gürültülü ve durdurulamaz.
Sonra, hepsinin üzerinde parlayan ama ısıtmayan o soğuk ışık vardı: Güneş Hanedanı. İmparatorluğun kalbi, düzenin bekçileri... Altın rengi zırhları gözleri kör eder, saraylarının ihtişamı gökyüzüne meydan okurdu. Kendilerini dünyanın merkezi sanırlardı ama bilmiyorlardı ki batan bir güneşin son ışıklarıydı onlar. Çürümekte olan bir bedene giydirilmiş ipekler gibiydiler; dışarıdan kusursuz, içeriden hasta. Onların gücü kılıçta değil, mühürlü fermanlarda, yasaklarda ve itaat zincirlerindeydi. Herkes onlara baş eğerdi ama kimse onları gerçekten sevmezdi.
Ve en sonunda... Ankalar. Tarihin sayfalarından silinmeye çalışılan o gümüş hayaletler: Anka Klanı. Onlar savaşçı değildi, yani bizler bu krallığın ruhuyduk. Bilgelik, sanat ve strateji bizim kanımızda akardı. Gümüşi saçlarımız ve beyaz cübbelerimizle, savaş alanlarının değil, kütüphanelerin ve tapınakların efendileriydik. Kılıçlarımız kaba kuvvetle değil, su gibi akarak keserdi. Ama dünya zarafetten nefret ederdi. Bu yüzden bizi yaktılar. Küllerimizden yeniden doğacağımızı sandılar ama yanıldılar. Biz doğmadık, sadece o küllerin içinde, intikam gününü bekleyen korlar olarak saklandık.
Benim hikayemi anlatarak başlamalıyım.
Ben Lilian. Kimin kızı, kimin torunu olduğunu bilmeyen bir hiçim. Açık söylemek gerekirse, çoğu zaman kim olduğumu bile bilmeden, sadece nefes alarak geçirdim yıllarımı. Ta ki onunla tanışana kadar...
Ailemi, o lanetli "Büyük Savaş"ta kaybettim. Annem ise bana hamile kaldığında, babamın kim olduğunu bilemeyecek kadar yitirmişti kendini. Savaşın kendisinden bahsetmem gerekirse... Tarih kitapları buna "zafer" der ama ben size gerçeği söyleyeyim: Bir grup insanın, kendi paslı iktidarlarını korumak için, koskoca bir soyu, gümüş saçlı bir klanı acımasızca boğazlamasıydı o.
Savaş aylar sürmüş. Ben görmedim, sadece dinledim. Kılıçtan kaçanların açlığa, ateşten kurtulanların ise vebaya yenik düştüğü aylar... Annem, o cehennem son bulduğunda henüz altı yaşındaymış. Küllerin arasında büyümüş, hayatta kalabilmek için bedenini satmış ve beni savaştan on yıl sonra, bir harabenin köşesinde doğurmuş. Onu hatırlamıyorum bile; sadece çaresizlikten ve hastalıktan tükendiğini biliyorum.
Bana sahip çıkan kadının kim olduğunu da tam olarak bilmem. Ona sadece "Büyük Anne" deriz. Savaşın artıklarını, benim gibi kimsesizleri kanatları altına alan o yaşlı çınar... O bana şifalı otları tanımayı, sıcak bir yemek yapmayı ve yaşadığım yeri temiz tutmayı öğretti. Hayatta kalmanın kurallarını o koydu.
Ama bana gerçekten sahip çıkan, bana "insan" olmayı öğreten kişi o değildi. Onun kim olduğunu, o gümüş saçlı çocuğun kalbime ve bu hikayeye nasıl dokunduğunu uzun uzun anlatacağım. Acelemiz yok, mürekkebimiz bol.
Şimdi savaşa, o ilk kana dönelim.
Her şey, Ejder Kanı Klanı ve damarlarında güneş aktığına inanan o kibirli Güneş Soyu'nun, yüzyıllardır Anka’nın bilgeliğiyle yönetilen imparatorlukta hak iddia etmesiyle başladı. Kıskançlıkları nefrete, nefretleri ise bir yangına dönüştü. İmparatorluğun başkentini bile değiştirecek, taş üstünde taş bırakmayacak o büyük kıyım böyle başladı.
Savaş bittiğinde sessizlik gelmedi. Gürültü daha yeni başlıyordu; ama bu sefer kılıç şakırtıları değil, çekiç sesleri ve zafer naraları duyuluyordu.
Kazananlar, yani o kibirli Güneş Soyu ve onların sadık cellatları Ejderler, ilk iş olarak hafızayı katlettiler. Kanlı ellerini temizlemek için suya değil, altına ve ipeğe ihtiyaçları vardı. Ve bunu çok iyi başardılar.
Eski başkentin, o zarif Anka kulelerinin isli kalıntılarını terk ettiler. Sanki oradaki hayaletlerden kaçar gibi, daha güneye, nehrin en geniş olduğu o verimli düzlüğe yeni bir "cennet" inşa ettiler: Güneş İmparatorluk Başkenti.
Bize "karanlık dönem" dediler. Anka'nın yönetimindeki o bilge yılları, halkın zihnine "korku ve büyü çağı" olarak kazıdılar. Kendilerine ise "kurtarıcı" sıfatını layık gördüler. Oysa tek yaptıkları, bir cesedin üzerine makyaj yapmaktan farksızdı.
Şehri gördüğüm ilk anı hatırlıyorum... Daha çocuktum. Büyük Anne ile pazara inmiştik. Şehir o kadar parlaktı ki, gözlerimi kısmak zorunda kalmıştım. Her yer beyaz mermerle döşenmişti; sanki yerdeki kan lekeleri görülemesin diye özellikle en saf beyazı seçmişlerdi. Sarayın kubbeleri som altındandı. Güneş vurduğunda, o kubbelerden yansıyan ışık şehri kör ederdi. Bu, bir güç gösterisiydi: "Bize bakın ve kör olun. Geçmişi göremeyecek kadar kamaşsın gözleriniz."
Sokaklar neşeli şarkılarla, festivallerle doluydu. "Büyük Arınma" diyorlardı savaşa. Bizim yok oluşumuzu bir bayram gibi kutluyorlardı. Meydanlarda, Ejder generallerinin devasa heykelleri yükseliyordu; ayaklarının dibinde ezilen, yüzü olmayan figürler bizdik.
Halk mutluydu. Ya da mutlu olmaya zorlanıyordu. Çünkü Güneş İmparatorluğu'nda mutsuzluk, nankörlük sayılırdı. İmparator Kai, "ebedi barışın" garantisi olarak tahtında otururken, o şatafatlı cübbesinin eteklerinde kaç Anka çocuğunun ahı olduğunu kimse sormuyordu.
Ben görüyordum. O kusursuz mermer sütunların harcında atalarımın kemik tozu vardı. O görkemli saray bahçelerindeki kırmızı güller, bizim kanımızla sulandığı için o kadar canlıydı.
Onlar mükemmel bir yalan inşa ettiler. Işıltılı, sıcak ve güvenli bir yalan. Ama unuttukları bir şey vardı: Güneş ne kadar parlaksa, gölgesi o kadar koyu düşer. Ve biz, o gölgelerin içinde, o parlak ışığın gözlerini alamadığı kör noktalarda büyüyorduk.
Lilian kalemini hokkaya daldırdı ve o parlak, sahte güneşin ışığından, kendi sığındıkları sisli vadiye, "gerçek" evine döndü zihninde.
Onlar zaferlerini kutlaya dursun, biz haritalardan silinen o topraklarda, Ağlayan Şelaleler'in gölgesinde nefes almaya devam ediyorduk.
Yıkılmıştık, evet. O zarif kulelerimiz yerle bir edilmiş, kütüphanelerimiz yakılmıştı. Ama bitmemiştik. Toprağın altına saklanan tohumlar gibiydik; üzerimize ne kadar beton dökerlerse döksünler, çatlaklardan sızan ilk yağmurla filizlenmeyi bekliyorduk.
Bizim "sarayımız", dağın eteklerindeki o nemli mağaralar ve yosun tutmuş eski taş evlerdi. Sis, bizi düşman gözlerden saklayan en sadık muhafızımızdı. Ejder askerleri o sık ormanlara girmeye korkardı; oranın lanetli olduğuna, Anka hayaletlerinin onları boğacağına inanırlardı. Haklıydılar da. Bizim hayaletlerimiz oradaydı ama boğmak için değil, bizi korumak için.
Yoksulduk. Giysilerimiz yamalı, karınlarımız çoğu zaman yarı toktu. Ama başımız dikti. Büyük Anne, akşam ateşinin etrafında toplandığımızda bize eski şarkıları fısıldardı. "Gümüş," derdi, saçlarımızı okşayarak. "Sizin zenginliğiniz cebinizde değil, omuzlarınızdan dökülen bu gümüş tellerde."
Soyumuz ve inançlarımız, yıkıntıların arasında hala sapasağlamdı. Biz ateşe tapmazdık Ejderler gibi; biz küle ve hafızaya inanırdık. Çocuklara kılıç tutmayı değil, önce okumayı, sonra şifa vermeyi, en sonunda da "hatırlamayı" öğretirlerdi. Çünkü unutmak, gerçekten ölmek demekti. Ve biz yaşamaya inat etmiştik.
İşte Yoiri ile tanışmam, böyle gri ve sisli bir sabahta oldu.
Henüz on iki yaşındaydım. Büyük Anne'nin şifalı otlarını ayıklıyordum. Ellerim ısırgan otlarından dolayı kabarmıştı ama şikayet etmiyordum. Kapının gıcırtısıyla başımı kaldırdım.
İçeri giren, rüzgarın getirdiği bir yaprak gibiydi. Sessiz, ani ve dikkat çekici.
Benden sadece birkaç yaş büyük görünüyordu ama gözlerinde bir çocuğun bakışları yoktu. Üzerinde klanımızın o beyaz, bol cübbesi vardı ama kumaş yıpranmış, yer yer çamura bulanmıştı. Gümüş saçları, o güne kadar gördüğüm herkesten daha parlak, daha "saf" duruyordu. Ama beni asıl donduran şey, omuzlarında taşıdığı o görünmez ağırlıktı. Beni asıl donduran şey, omuzlarında taşıdığı o görünmez ağırlık sanmıştım ama gözlerim aşağıya kaydığında gerçeğin soğukluğu yüzüme çarptı.
Yalnız değildi. Arkasında, gölgelerin içinden çıkan iki kişi daha vardı. Üzerlerinde Anka Klanı'nın yıpranmış zırhlarını taşıyan iki asker... Kendi kanımızdan, kendi soyumuzdan adamlar. Ama Yoiri'ye bir prens gibi değil, bir mahkum gibi eşlik ediyorlardı.
Bileklerinde kalın, paslı demirlerden prangalar vardı.
Odanın içine giren metal şakırtısı, dışarıdaki şelalenin sesini bastırdı. Askerler tek kelime etmedi. Yüzlerinde utançla karışık bir bıkkınlık vardı. Büyük Anne, oturduğu yerden hışımla doğrulup onlara baktı. O bakışta bir soru yoktu, saf bir öfke vardı. Askerlerden biri öne çıktı, belinden çıkardığı anahtarla o paslı kilitleri açtı. Demirler yere düştüğünde çıkan tok ses, o evin ahşap zemininde bir küfür gibi yankılandı.
Ve gittiler. Bize tek bir açıklama yapmadan, o çocuğu bir eşya gibi oraya bırakıp sislerin içinde kayboldular. Hiçbir şey anlamamıştım. Kendi klanımız, kendi umudumuz, neden zincire vurulurdu?
Yoiri, bilekleri serbest kaldığında bile kollarını indirmedi bir süre. O paslı demirler, bileklerinin o narin beyaz teninde derin, mor ve kanlı izler bırakmıştı. Aç olduğu, avurtlarının çökmesinden belliydi. Dudakları susuzluktan çatlamıştı. Ama o perişanlığın, o sefilliğin ortasında bile, sanki sırtında görünmez bir çelik varmış gibi dimdik duruyordu. Yıkılmayı reddediyordu.
Sessizliği Büyük Anne'nin titreyen sesi bozdu.
"Ahhh çocuğum..."
İçindeki o sonsuz anaçlıkla, bastonunu bir kenara atıp ona doğru atıldı. Yoiri'nin irkildiğini, bir an için savunmaya geçmek ister gibi gerildiğini gördüm. Ama Büyük Anne onun ellerini tuttuğunda, o gardı düştü.
Onu ocağın yanındaki mindere oturttuk. Büyük Anne, gözyaşlarını saklamaya çalışarak önce ılık su ve bezlerle o kanlı bilekleri temizledi, sonra en kıymetli merhemlerinden sürdü. Yoiri hiç ses çıkarmadı. Canı yanmıyormuş gibi, boş gözlerle ateşi izledi.
Ona verdiğimiz bir kase çorbayı elleri titreyerek içtiğinde, aslında ne kadar çocuk olduğunu o zaman fark ettim. Bedeni sınıra dayanmıştı. Karnı doyunca, o dik duruşu yerini karşı konulamaz bir yorgunluğa bıraktı.
O gece onu orada, ocağın başında uyuttuk.
Büyük Anne, dizine yatırdığı bu gümüş saçlı çocuğun saçlarını, kemik tarağıyla yavaş yavaş taramaya başladı. Ben köşeden onları izliyordum. Yoiri o kadar derin, o kadar savunmasız uyuyordu ki... Sanki yıllardır hiç uyumamış, sadece nöbet tutmuştu. Nefes alışları kesik kesikti, arada bir uykusunda irkiliyordu ama Büyük Anne'nin eli saçlarına değdikçe sakinleşiyordu.
Onun bu kadar yorgun olmasının, ruhunun bu kadar yaşlı olmasının sebebini o zamanlar anlamamıştım. Meğer o zincirler sadece bileklerinde değilmiş, doğduğu günden beri ruhuna vurulmuş.
Sonraki günler ve aylar garip bir sessizlik içinde geçti. Konuşkan değildi. Bize hikayesini anlatmadı, biz de sormadık. Aramıza karışmaz, oyunlarımıza katılmazdı. Hep mesafeliydi, hep tetikteydi. Çoğu zaman onu evin çatısında ya da en yüksek ağacın dalında, ufku izlerken görürdüm.
Ama tuhaf bir güven gelmişti vadiye. Büyük Anne'nin sahipsiz torunlarını, yani bizleri, sessizce kolladığını hissederdik. Ne zaman ormanda yolumuzu kaybetsek, ne zaman tehlikeli bir yamaçta ayağımız kaysa, o birden belirirdi.
Sessiz bir gölge gibi arkamızda biter, düşmemizi engeller ve tek kelime etmeden, gümüş saçlarını savurarak tekrar gözden kaybolurdu. O bizim oyun arkadaşımız değildi; o bizim yaralı, zincirsiz bekçimizdi.
Yorumlar
Yorum Gönder