Bölüm 3: GEÇMİŞ FISILTILAR

Kapı eşiğinde duran adam, içeri girmek için izin istemedi ama zorla da girmedi. Sadece varlığıyla odayı doldurdu. Siyah pelerini yağmurdan sırılsıklamdı, omuzlarındaki ejder başlı apoletlerden süzülen sular, ahşap zemine damlıyordu: Tıp... Tıp... Tıp...

Bu ses, o anki kalp atışımdan daha gürültülüydü.

Yoiri, ocağın başından kalkmadı. Elindeki kepçeyi sakince kenara bıraktı, sanki bu anı yıllardır kafasında provasını yapmış gibi başını hafifçe yana eğdi.

"Geç kaldın," dedi Yoiri. Sesi, dışarıdaki fırtınaya inat, sakin bir liman gibiydi. "Çay demlendi, soğumasını mı bekliyordun? Yabancı, yani Theon, başındaki kapüşonu indirdi. O an, çocukluğumdan beri bize anlatılan "Ejder Canavarları" masallarının yalan olduğunu düşündüm. Çünkü karşımda bir canavar yoktu. Keskin hatlı, yorgun ve hüzünlü bir yüzü olan, gözleri en az Yoiri'ninki kadar derin bir karanlığı taşıyan genç bir adam vardı.

"Yollar çamurlu," dedi Theon, içeri girip kapıyı arkasından kapatarak. Sesi boğuktu. "Ve cesetler yolu tıkıyor."

Arkasındaki diğer adam, Doang, kapının önünde bir heykel gibi dikildi. Elini kılıcının kabzasından çekmedi, gözlerini üzerimden ayırmadı. Ben ise köşedeki mindere sinmiş, bir fare gibi titriyordum.

Theon, ağır zırhının çıkardığı metalik seslerle ocağın yanına, Yoiri'nin karşısına oturdu. Islak eldivenlerini çıkarıp ateşe uzattı. Yoiri o an yavaşça, sanki görünmez iplerle çekilen bir kukla gibi hareketlendi. Ensesindeki o sıkı topuz ve başındaki beyaz örtü, boynunu olduğundan daha ince, daha savunmasız gösteriyordu.

"Büyük Anne'mi alıp geleceğim," dedi, sesi ifadesizdi. "Yemek için bekleyin."

Ve gitti. Beni o iki "yabancı" ile, o daracık odada baş başa bıraktığında, ciğerlerimdeki havanın çekildiğini hissettim. Bedenim taş kesilmişti; olduğum mindere çivilenmiş gibi sadece onlara bakıyordum. İkisini de tanımıyordum ama yaydıkları tehlikeyi derimin altında hissediyordum.

Ejder Lordu nişanını göğsünde taşıyan Theon'un adını o gün, o ateşin başında öğrendim. Ama garip olan şuydu; o beni tanıyordu.

"Lilian, değil mi?"

Sesi, zırhının metalik soğukluğunu taşıyordu. Bakışlarını alevlerden ayırıp bana çevirdiğinde, o köşede bir anda yanıp küle dönüşeceğimi sandım. Bütün evi sakince, bir komutan edasıyla tarayan o kara gözler, şimdi üzerimde kilitlenmişti. Kıpırdasam, kılıcının soğuk çeliğini gırtlağımda hissedecekmişim gibi bir ağırlık çöktü üzerime.

"Evet..." diyebildim, sesim bir fısıltıdan halliceydi.

Theon usulca kaşlarını kaldırdı, beni tarttı. "Daha küçük olduğunu düşünmüştüm," dedi, sanki kendi kendine konuşur gibi. "Yoiri senden hep 'küçük kız kardeş' diye bahsederdi."

Bu cümleyle donup kaldım. Demek bir geçmişleri vardı... Demek Yoiri, o sessizliği içinde, bu adama bizden, benden bahsetmişti. Aralarında sadece düşmanlık değil, mahrem bir paylaşım olduğunu o an anlamıştım.

Gerginliğim, koridordan gelen tanıdık bir sesle, Büyük Anne'nin hasır ayakkabılarının tıkırtısıyla dağıldı.

"Theon..."

Büyük Anne'nin sesi hastalıklıydı, ciğerlerinden gelen hırıltı duyuluyordu ama tonlaması garip bir şekilde otoriter ve sakindi.

O an imkansız bir şey oldu. O kibirli Ejder Lordu, o korkulan cellat; komutanını görmüş bir er gibi ayağa fırladı. Zırhları şakırdadı. Belini ikiye bükercesine yere doğru eğilip saygısını sunarken, arkasındaki gölgesi Doang da aynı hızla onu takip etti. Bu, bir düşmana gösterilen nezaket değildi; bu, bir büyüğe gösterilen hürmetti.

Büyük Anne ise sanki bu saygıyı her gün görüyormuş gibi sakindi. Yoiri’den destek alarak masaya yöneldi ve baş köşeye oturdu.

"Cinayet soruşturması için senin gelmen beni şaşırttı," dedi Büyük Anne, nefes nefese. Eliyle masayı işaret etti.

Yoiri oturmadı. O gece, bir ev sahibi gibi değil, bir hizmetkar gibi davrandı. Kaseleri doldurdu, ekmekleri böldü, suyu tazeledi. Theon, soruşturma ofisinde sorumlu olduğunu, valinin ölümü yüzünden General Moen’in bizzat teftişe geleceğini uzun uzun anlatırken, Yoiri sadece suskunca hizmet etti. Theon konuşuyordu ama gözleri sürekli Yoiri’nin ellerindeydi. Sanki Yoiri’nin hizmet etmesi onu rahatsız ediyor, hatta öfkelendiriyordu.

En sonunda Yoiri, elindeki işleri bitirip masaya, benim ve Büyük Anne'nin arasında kalan o küçük sandalyeye iliştiğinde, Theon aniden sustu.

Bakışları Yoiri’nin tabağına, sonra da yüzüne kaydı. Yoiri başını kaldırmıyordu. Theon, masadaki gümüş kaşığıyla oynarken fısıldadı:

"Cezam sessizlik mi?"

Soru ortaya atılmıştı ama hedefi belliydi. Büyük Anne sakince çorbasını içerken, Yoiri'den çıt çıkmadı. Masadaki sessizlik o kadar boğucuydu ki, dayanamadım. Yoiri'nin yerine cevap vermeye, onu bu baskıdan kurtarmaya alışkındım çünkü.

"O genelde pek konuşmaz," dedim atılarak. Sesim titrek ama savunmacıydı. "Yani, yapısı böyledir..."

Theon’un başı yavaşça bana döndü. O an yaptığım hatayı anladım. Gözlerindeki o sakinlik gitmiş, yerine saf, karanlık bir öfke gelmişti.

"Yoiri," dedi Theon. Bana bakıyordu ama Yoiri'ye sesleniyordu. Sesi bir kırbaç gibi şakladı. "Sana sordum. Ona değil."

Masadaki hava buz kesti. Ürperen sadece ben miydim bilmiyorum ama herkes dehşet verici derecede normal davranıyordu.

Gözüm Doang’a kaydı. O gerginlikte, sanki dünyanın en sıradan aile yemeğindeymişiz gibi rahattı. Hatta dudaklarında o sinir bozucu, alaycı gülümsemesiyle çorbasını içiyor, kaşığının tersiyle çorbanın içindeki erimemiş un topaklarını keyifle eziyordu. Bizim korkudan titrediğimiz adam, onun için sadece "huysuz bir arkadaş"tı sanki.

Yoiri, Theon’un öfkesine rağmen istifini bozmadı. Gözlerini kaldırmadan, kuru ve mekanik bir sesle mırıldandı:

"Afiyet olsun, Lordum."

Bu cevap Theon’u tatmin etmemişti. Aksine, çenesindeki kasların seğirmesinden anladım ki, bu itaatkâr tavır onu çileden çıkarıyordu. Çünkü o, karşısında hizmet eden bir köle değil, ona kafa tutan o gümüş saçlı çocuğu istiyordu. Theon, Yoiri’nin o itaatkâr cevabı karşısında ikinci bir çıkış yapmak, belki de masayı devirip bağırmak için dudaklarını araladığında, odadaki gerilimi bıçak gibi kesen bir ses duyuldu. Büyük Annem, boğazını gürültülü bir öksürükle temizledi.

Kaşığındaki son turşuyu kendi kasesine boşalttı ve Yoiri’ye bakmadan, sanki dünyanın en sıradan ricasında bulunuyormuş gibi konuştu: "Yoiri, oğlum... Kasede turşu kalmamış. Gidip kilerdeki küpten taze turşu getirir misin?"

Yoiri, bir anlığına tereddüt etse de usulca kalktı. Onun o sessiz, gölge gibi süzülüşüyle dış kilerin kapısından çıkmasını bekledik. Kapı kapanır kapanmaz, Büyük Annem yavaşça Theon’a döndü.

O an, karşımda hasta ve yaşlı bir kadın değil, bir klan reisi oturuyordu sanki. Kaşları çatılmış, şakaklarındaki kır saçlar bir kedinin tüyleri gibi diken diken olmuştu.

"Buraya gelip sadece yemeğinizi yiyip selam verecekseniz, başımın üzerinde yeriniz var Theon," dedi. Sesi kısık ama sertti. "Oturmaya devam et. Ama unutma... Burası senin Ejder Yuvası’n değil. O çocuk da senin her istediğini yapmak zorunda olan emir erin değil. Eğer sana cevap vermek istemiyorsa, bir misafir gibi haddini bilecek, susup yemeğini yiyeceksin."

Oda buz kesti. Bir Ejder Lordu’na böyle konuşmak... Ölüm sebebiydi. Ama Theon, öfkelenmek yerine tuhaf bir teslimiyetle usulca başını öne eğdi. Dudaklarında, kelimelere dökülmeyen, zoraki bir özrün kırıntısı kımıldadı.

Yoiri, elinde turşu kasesiyle geri döndüğünde, fırtına dinmiş, yerini tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Kaşık sesleri dışında çıt çıkmıyordu.

Ta ki Doang, o boğucu havayı umursamaz bir neşeyle dağıtana kadar.

"Buna ne koyduğunu anladım!" dedi aniden, başını kasesinden kaldırıp. Sanki az önceki gerilim hiç yaşanmamış, sanki dışarıda bizi bekleyen bir savaş yokmuş gibi keyifliydi. "Süt... Değil mi? Kesinlikle süt koymuşsun."

Yoiri şaşkınlıkla ona baktı, sonra o solgun yüzünde belli belirsiz, küçücük bir tebessüm filizlendi. Usulca başını salladı.

Doang zafer kazanmış gibi sırıttı. "Daha önce anlattığın gibi ben denediğimde bu unlu çorba böyle olmamıştı, tutkal gibi olmuştu. Sırrı ne? Sütü ısıtıp mı koyuyorsun yoksa onunla mı kaynatıyorsun?"

Yoiri ona bakarken, ben de bu gerçeküstü sohbete bakakalmıştım. İstemsizce kaşığımla kendi çorbamı yokladım. Dışarıda cellatlar beklerken, içeride sütlü çorba tarifi konuşuluyordu.

"Kaynatıyorum," dedi Yoiri, sesi yumuşamıştı. "Unu kavurduktan sonra soğuk sütü ekleyip, çorbayla beraber kaynatıyorum."

O gece aklımı kaçırdığımı düşündüm. Yoiri, o içine kapanık, o gizemli Yoiri; bir suikastçıya, Ejder Lordu'nun gölgesine ciddiyetle unlu süt çorbası tarifi veriyordu. Theon orada sessizce, başı öne eğik çorbasını içerken; Büyük Anne de bu tarifi sanki devlet meselesiymiş gibi dikkatle dinliyordu.

O an, bir şeyleri kaçırdığımı hissettim. Sanki elime tutuşturulan kitabın ortasından başlamışım da, karakterlerin geçmişini bilmediğim için replikleri anlamıyormuşum gibi... Yırtık bir sayfanın ardını görmeye çalışıyordum.

"Gitmeden tekrar içmek için gelebilir miyiz?" diye sordu Doang, son kaşığını sıyırarak.

Yoiri usulca başını salladı. "Komutan Theon da gelebilir mi peki?"

Doang'ın bu cüretkar sorusu üzerine Yoiri'nin bakışları Theon'un eğik başına kaydı. Bir an duraksadı, sonra yine o belli belirsiz onayı verdi. Doang garip bir adamdı; sinir bozucu bir neşesi vardı ama sanki o neşe, bu masadaki herkesi bir arada tutan tek tutkaldı.

"Şanslısınız Komutanım," dedi Doang, Theon'a dönerek. "Tekrar çorba içebileceksiniz."

Theon cevap vermedi. Sadece suskundu. Ama o sessizliği bölen, Yoiri'nin sesi oldu.

"Sana öfkeli değilim."

Theon'un elindeki kaşığın havada asılı kaldığını, metalin titrediğini ve bir damla çorbanın "plop" diye kaseye düştüğünü gördüm.

"Sana kızgın değilim Theon," diye tekrarladı Yoiri. Sesi titriyordu. "Aksine... Beni buraya, evime geri dönmem için yaptıklarına minnettarım."

Theon, titreyen kaşığı zorlukla ağzına götürdü, yutkundu. Gözlerini kaldırmadan mırıldandı: "Öyle olmasaydı... Sütlü un çorbası yapmazdın, değil mi?"

Yoiri ona uzun uzun baktı. Topuzundan kurtulan birkaç gümüş tel, yüzüne düştü. "Yapmazdım," derken çenesinin titrediğini gördüm.

Hayatım boyunca Yoiri'nin ağladığını hiç görmemiştim. O yüzden, o an yanağından süzülüp masaya damlayan o parıltılı şeyin bir gözyaşı olduğunu anlamam zaman aldı. Şaşkınlıkla ona bakakaldım. Orada, sessizce ağlayarak çorbasını içerken, aslında bir vedayı, bir kaderi kabullendiğini o çocuk aklımla bile hissetmiştim.

Theon sadece ona bakıyordu. Dokunmak istiyor ama yapamıyor gibiydi.

Büyük Annem, kuşağından çıkardığı işlemeli mendili Yoiri'ye uzattı. Sesi şefkatliydi. "Lilian... Yoiri ile çıkın. Yüzünü yıkasın, biraz hava alsın."

Onu kolundan tutup dışarı çıkardığımda, gece ayazı yüzüme tokat gibi çarptı. Bahçedeki kuyu tulumbasına geldik. Kolu birkaç kez pompaladım, buz gibi yeraltı suyu taşa döküldü. Yoiri tulumbanın başına çömeldi, o buz gibi suyu defalarca yüzüne çarptı. Sanki gözyaşlarını değil, anılarını yıkamak istiyordu.

Ona bakıp kaldım. Ne sormalıydım? Ne demeliydim? "O adam kim?" mi demeliydim, yoksa "Neden ağlıyorsun?" mu? Hiçbir fikrim yoktu.

O sırada, çakılların üzerinde ezilen ayak sesleri duydum.

Theon geliyordu.

Zırhının şıngırtısı bu kez yoktu, adımları sessizdi. Sakince yanımıza geldi ve Yoiri'nin yanına, o çamurlu toprağa hiç çekinmeden çömeldi. Bir Lord gibi değil, bir suçlu gibi diz çöktü tam karşısında.

"Seni ağlatmak istemedim," dedi fısıltıyla.

Tulumbadan akan su durdu. Geriye sadece uzaktaki şelalenin uğultusu kaldı. "Seni görmeye gelmeyeceğime söz vermiştim ama..." Theon cümlesini bitiremedi. Yoiri ıslak yüzünü kaldırıp ona bakınca kelimeler boğazında düğümlendi.

Neden birbirlerine karşı bu kadar gariplerdi? Hem bu kadar yakın, hem bu kadar uzak...

"Şimdi gideceğiz," dedi Theon, sesi boğuklaşarak. "Sonra Doang gitmeden senden o çorbayı almak için yine gelir. Yemek için teşekkür ederim. Büyük anneyi... ve seni görmeme izin verdiğin için."

Yoiri bir şey demedi. Öylece çömeldiği yerde, ıslak kirpiklerinin ardından ona baktı. Sonra, gecenin sessizliğini yırtan o soruyu sordu:

"Mavi kurdelem..." dedi Yoiri. Sesi bir çocuk gibi masum, bir aşık gibi talepkardı. "Mavi kurdelem nerede?"

Theon, gitmek için yaptığı hamleyi durdurdu. Olduğu yerde dondu. Ben de istemsizce ona baktım. Yoiri'nin "Mavi Kurdele" dediği şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama o anki atmosferden, bunun bir kumaş parçasından çok daha fazlası olduğunu anlamıştım.

Ay ışığı, Theon'un keskin yüz hatlarını aydınlatıyordu. Yavaşça, titreyen elini başının arkasına, o sıkıca bağlanmış siyah saçlarına götürdü.

Sanki en derin sırrını ifşa eder gibi, saçlarının arasındaki gizli bir örgüyü öne doğru çekti.

Nefesimi tuttum. Simsiyah, gece karası saçlarının arasına ustalıkla gizlenmiş, ince bir örgü vardı. Ve o örgünün içine, boydan boya parlak, Anka mavisi bir ipek kurdele örülmüştü.

Ay ışığında o mavi şerit, siyahın içinde bir nehir gibi parlıyordu.

Theon, düşman klanın rengini, sevdiği adamın rengini, en mahrem yerinde, saçlarında taşıyordu.

Yoiri, sanki o kurdeleye dokunmak istermiş gibi yavaşça ayağa kalktı. Gözleri, Theon'un saçlarındaki o mavi ışıltıya kilitlenmişti.

"Çocukluk arkadaşı mı?" dedim, gözlerim istemsizce dışarı, karanlığa kayarken. Yoiri bizim yanımıza geldiğinde... Hatırlamaya çalıştım. On iki yaşında mıydı? Hayır... On beş. Evet, on beş yaşındaydı. Bileklerinde o ağır, paslı prangalarla, bir deri bir kemik halde, hasta gibi gelmişti kapımıza.

"Ama nasıl olur?" diye mırıldandım. "O... O sürgündeydi. Bizimleydi."

Doang, kapağı sıkıca kapattıktan sonra bana acıyan bir ifadeyle baktı. İlk defa ciddileşmişti.

"Efendi Yoiri, on beş yaşına kadar Ejder Kalesi'nde ve Güneş Sarayı'nda yaşadı," dedi. Kullandığı "Efendi" sıfatı beynimde yankılandı. "Tutsak bir prensti belki ama bizden biriydi. Babamız, yani Eski Lordumuz vefat edince, o koruma kalkanı kalktı. General Moen ve konsey, Yoiri'yi idam etmek istedi. O'nu 'Anka'nın son laneti' olarak görüyorlardı."

Doang başıyla dışarıda, Büyük Anne ile konuşan Theon'u işaret etti.

"Komutan Theon... Onu kurtarmak için elinden geleni yaptı. Kendi halasına, o demir yumruklu General Moen'e, konseye, herkese karşı geldi. Henüz o zamanlar bir çocuktu ama Yoiri için kılıç çekti. Sonunda Büyük Anne ile anlaşıp onu buraya, 'ait olduğu yere' sürgüne gönderdi. O prangalar... Onu tutmak için değil, kaçırırken kimse şüphelenmesin diye, bir mahkum süsü vermek için takılmıştı."

O an zaman durdu. Demek Yoiri'nin omuzlarındaki o görünmez yük, sadece bir sürgünlük değil, aynı zamanda bir "kurtarılmışlık"tı. Theon onu öldürmeye değil, yaşatmak için kendinden koparmaya, o korkunç halasının gazabından saklamaya mahkum olmuştu.

Elimdeki boş kepçe yere düştü ama sesini duymadım. Doang'ın uzattığı eli ittim, çorba dolu kabı göğsüne bastırdım.

"Bana bak..." dedim, sesim boğuk çıkıyordu. "Bir şey anlamadım. Yani anlamak istemiyorum... Git. Bana bunu daha sonra, aklım yerindeyken anlatırsın."

Onu neredeyse kovar gibi kapıya ittim. Gerçeğin ağırlığı altında ezilmemek için, onları o karanlığa geri postaladım. Ama kapıyı kapattığımda biliyordum; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Yoiri sadece benim kimsesiz ağabeyim değildi artık; o, düşmanımızın kalbinde büyümüş ve Theon'un merhametiyle hayatta kalmış bir sırdı.

Onlar gittikten sonra eve, şelalenin gürültüsünü bile bastıran bir ölüm sessizliği çökmüştü.

"Lilian..." dedi Büyük Anne, sesi yorgundu. "Bize taze çay demle. Yoiri ile konuşacağız."

Usulca ateşe birkaç odun atıp, suyun kaynamasını beklerken onları dinlemeye koyuldum. Artık sadece hizmet eden bir kız değil, sırların ağırlığını taşıyan bir tanıktım. Büyük Anne, romatizmalı dizlerini ovalayarak Yoiri’ye baktı. Gözlerinde korku vardı.

"Risk alıyorsun," dedi. "Şükredelim tanrılara ki kapıyı çalan Theon'du. Ya başkası olsaydı?"

Yoiri, masada hareketsizce oturuyor, boş tabaklara bakıyordu. Sanki az önce orada olan kahkahalar ve mavi kurdele hayal ürünüymüş gibi donuktu.

"Değişmiş..." dedi Yoiri fısıltıyla. Sesi özlem doluydu. "Çok değişmiş."

O an zihnimde Doang'ın sözleri yankılandı: 'Çocukluk arkadaşı...'

"Büyümüş," diye kesti Büyük Anne sertçe. Ses tonunda, Theon'dan bahsederken duyduğu o rahatsızlık hissediliyordu. "Tekrar gelmelerini istemiyorum."

Ocağın kenarındaki demir maşayı düzeltme bahanesiyle arkamı döndüm. Yoiri'nin yüzünü görmek istiyordum. Gördüğüm şey, hüzünlü bir yas ifadesiydi.

"Tehlikeli..." diye devam etti yaşlı kadın, sesini bir çocuğu azarlar gibi yükselterek. "Ona ileteceğim. Bir daha gelmesin. Hayatını bir kez kurtardı madem, şimdi tekrar tehlikeye atmasına izin vermeyeceğim. Ya imparatorluğa senin hala nefes aldığını fısıldarsa birisi? Ya kapıyı bu sefer dostun değil, celladın çalarsa? O zaman annene verdiğim sözü nasıl tutacağım ben?"

Yoiri bu yıl yirmili yaşlarına basmıştı ama o an o sandalyede, azarlanmayı bekleyen küçük bir çocuk kadar savunmasızdı.

"Valinin ölümü zaten hepimizi zan altında bırakıyor," dedi Büyük Anne, bastonunu yere vurarak. "Hele ki şu saraydan kaçan cariye olayını işitmedim mi sanıyorsun?"

Elimdeki bezle donakaldım. Ne cariyesi? Hangi saray? Ben kimin kim olduğunu, hangi oyunların döndüğünü bilmediğim zamanları geride bırakmaya başlamıştım ama bu "cariye" meselesini ilk kez duyuyordum.

İstemsizce onlara dönüp, "Kim kaçmış?" diye sordum.

Cevabım, Büyük Anne'nin çatık kaşları ve sert bakışı oldu. Sorum havada asılı kaldı, cevaplanmadı.

"Bir daha gelmeyecek," dedi kesin bir dille, konuyu kapatarak. Bakışları tekrar Yoiri'ye döndü. "Sen de evden çıkmayacaksın. Lilian halleder dışarıdaki işleri. Sen o dokuma odasına gir ve yarım kalan halıyı bitir."

O an Büyük Anne, hasta bir yaşlı kadın değil, emir veren bir general gibiydi.

Yoiri itiraz etmedi. "Yarın gel" dediği adamı bir daha göremeyeceğini bilmenin ağırlığıyla omuzları düştü. Göğüs kafesi sanki içine doğru çökmüştü. Önüne koyduğum çaya dokunmadı bile.

Sessizce kalktı. Dokuma odasına gitti. Kapıyı değil ama dünyayı üzerine kapattı sanki.

İçeriden sadece dokuma tezgahının ritmik, monoton sesi gelmeye başladı. Tak... Tak... Tak...

O gün, Yoiri hiç olmadığı kadar sessizleşti. Sadece bir mum yakıp, o loş odada halının desenlerine gömüldü.

O gün bitti. Sonraki gün geçti. Ve sonraki gün...

Yoiri o odadan çıkmadı, Theon ise söz verdiği gibi o çorbayı içmeye gelmedi. Aramızdaki o sessizlik, dokunan halının ipleri gibi her geçen gün daha da sıkılaştı, ta ki kopma noktasına gelene kadar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıp Masallar 3 (34. Bölüm)

Kayıp Masallar 3 ( 33. Bölüm )

Kayıp Masallar 1 (Beyaz Gelincik ve Kara Kurt Masalı)