BÖLÜM 2: EJDERİN GÖLGESİNDEKİ KUĞU

Yıllar, Ağlayan Şelale'nin suyu gibi aktı ama Yoiri’nin üzerindeki o görünmez kiri, o "sürgün" pasını temizleyemedi. O büyüdükçe, vadideki sisler artık onu saklamaya yetmez olmuştu. Yeteneği, yırtık bir cübbenin altından parlayan yasak bir mücevher gibiydi; ne kadar gizlerse gizlesin, bir gün kaçınılmaz olarak birinin gözünü alacaktı.

Ve o gün, güneşin bile bir cellat gibi doğduğu o sabah geldi.

Uzun süren bahar yağmurlarının dindiği ilk haftaydı. Gökyüzü o kadar berrak, güneş o kadar parlaktı ki, bu güzelliğin ardında bir felaketin saklandığını anlamalıydım. Ben o zamanlar on beşimin toy baharındaydım; Yoiri ise yirmilerinin başında, sanki yüz yaşında bir ruh taşıyormuş gibi ağırbaşlıydı.

Son günlerde şelalenin altındaki nemli arşivde sabahlıyor, kaledeki kütüphane için eski el yazmalarını kopyalıyorduk. Yoiri’nin eli... Ah, o eli izlemek bile bir dersti. Güneş İmparatorluğu’nun keskin ve köşeli alfabesine, bir Anka’nın zarafetini katardı. Fırçası kağıdın üzerinde dans ederken, o kusursuz divit darbelerine imrenerek bakardım. Büyük Anne’nin o sert, sopalı eğitiminin aksine, Yoiri sabırlı bir öğretmendi. Ona taze ıhlamur demlemem karşılığında bana harflerin sırrını verirdi. Hata yaptığımda, mürekkebi damlattığımda bana hiç bağırmazdı; sadece derin bir nefes alır, temiz bir sayfa açardı. Ama o sakin yüzünün, o huzurlu maskesinin ardında, her zaman tetikte olan, ürkek bir ceylanın bakışları saklıydı.

Gün doğarken kalenin yolunu tuttuk. Sırtındaki sepette, gecelerce uğraşıp yazdığı parşömenler vardı. Karşılığında alacağımız üç beş gümüş sikke, bizi bir ay daha tok tutmaya yeterdi.

"Dönüşte..." dedim hevesle, "Tavernada yemek yiyelim mi? Ördek mevsimi geldi."

Bana göz ucuyla baktı. Sabah rüzgarı, o uzun gümüş saçlarını yüzüne savurmuştu. Bizim klanda bile nadir görülen, saf bir gümüştü bu. Onu özel kılan ama aynı zamanda bir hedef tahtasına dönüştüren o lanetli güzellik...

"Olur," dedi sadece. Sesi durgundu.

Kaleye vardığımızda, onu arşiv memurunun kapısında beklemeye başladım. Ama Yoiri dışarı çıktığında yüzü kireç gibiydi ve sepeti hala doluydu.

"Yeni iş alamadık," dedi. Sesi titriyordu. O an fark ettim; tedirginliği ilk defa maskesini çatlatmış, yüzüne yansımıştı.

"Vermezler tabii," dedim, kale avlusunda duyduğum fısıltıları hatırlayarak. "Duymadın mı? Valinin gırtlağını kesmişler dün gece."

Yoiri olduğu yerde dondu. Bana öyle sert, öyle dehşet dolu bir bakış attı ki, kelimeler boğazımda düğümlendi. Onun otoriteye, düzene ya da olan bitene dair tek bir yorum yaptığını, başkaldırdığını hiç görmemiştim.

"Sus," dedi dişlerinin arasından. "Yürü Lilian."

Kaleden çıkıp kasabaya doğru hızlı adımlarla yürürken, fısıltılar çığlığa dönüşmüştü. Cinayet dedikodusu, veba gibi yayılmıştı. Valiyi genel evde, bir fahişenin yatağında boğazlamışlar, sonra da bir çöp torbası gibi ara sokağa atmışlardı.

Tavernanın olduğu sokağa geldiğimizde kalabalık bir duvar gibi önümüzü kesti. Ve o an gördüm.

Unutamadığım tek şey, o gün yiyemediğim ördek değildi. O soluk renkli, gri kasaba sokağında, kan gibi parlayan o şeyi gördüm.

Ateş kırmızısı flamalar.

Ejder Kanı Klanı'nın askerleri.

Zırhları güneşin altında yanıyor, mızraklarının uçları ölümü işaret ediyordu. Sokak tamamen kapatılmıştı. Yoiri'nin nefesinin kesildiğini duydum. O an, o koca kalabalığın içinde donup kalan tek kişi oydu. Gözleri, sanki celladını görmüş gibi o kırmızı kumaşlara dikilmişti.

Yan yana duran yansımamıza baktım bir dükkanın camında. O; gümüş saçları, asil duruşu ve temiz yüzüyle sürgündeki bir prens gibiydi. Bense; gözleri çökmüş, kara saçları birbirine dolaşmış, cılız ve kirli bir sokak kızı... Biz ne kardeştik ne de arkadaştık; biz aynı enkazın farklı parçalarıydık.

"Eve gidelim," dedi aniden. Sesi boğuktu. Bileğimi o kadar sıkı tutmuştu ki canım yandı. "Hemen."

Sanki arkasındaki o kırmızı gölgeden, o yaklaşan yangından kaçırmak istiyordu beni. Ya da kendini.

Kaçmaya çabaladığı şeyin ne olduğunu o zaman bilmiyordum. O gün sadece aç kaldığım için üzülmüştüm. Ah, ne kadar aptalmışım...

Eğer o gün, o kırmızı flamaların, o cinayetin ve o korkunun, onun ömrünü bir mum gibi tüketeceğini bilseydim... Yemin ederim koşarak o güvenli eve gitmezdim. Tutar bileğinden, onu diyarın en ucuna, haritaların bittiği yere sürüklerdim.

Çünkü Yoiri benim var olan tek ailemdi. Bir ağabey değildi belki ama benim kimsesiz gökyüzümdeki tek çatıydı. Ve o çatı, o gün ilk kez çatırdamıştı.

Yine de ona sorsaydım, o gün kaçıp gitsek bile geri döneceğini söylerdi, biliyorum. Bunu artık ben de, saçlarıma aklar düştüğünde anlıyorum. Korkunun en büyük düşmanı ne deli bir cesaretti ne de mangal gibi bir yürek... Korkuyu yenen tek şey, bir başkasına karşı duyduğun o sarsılmaz sorumluluktu.

O gün, valinin ölümüyle başlayan ablukanın hepimizi yavaş yavaş boğacak bir kabusa dönüşeceğinden habersiz, o kalabalıktan sıyrılıp eve dönmüştük. Yoiri eve girince tek kelime etmedi. Son günlerde yüzüne yerleşen o kırılgan neşe, yerini duvar gibi soğuk bir sessizliğe bırakmıştı. Kendini doğrudan Büyük Anne ile birlikte halı dokuma odasına kapattı.

Kapının ardında fısıltıyla ne konuştular, Yoiri o odada hangi korkusunu itiraf etti bilmiyorum. Ama dışarı çıktıklarında Büyük Anne'nin yüzündeki o kederli ifadeyi ve bana söylediği o cümleyi asla unutmadım: "Bazen insan, geçmişi hatırlatan her şeyden kaçmak için kendi gölgesini bile geride bırakmak ister, Lilian."

Bu söz, zihnimde cevapsız soruların filizlenmesine neden oldu. Yoiri kimdi? Gerçekte neyi sever, neyden nefret ederdi? Bileklerinde o derin, morarmış pranga izlerini bırakan şey neydi? Neden geceleri bizimle, o sıcak ve mumlu odada uyumak yerine, çatıdaki soğuk rüzgarla, tek başına kalmayı seçerdi? O gün kasabada gördüğü şey sadece "Güneş'in cellatları" olduğu için mi onu dehşete düşürmüştü, yoksa o kırmızı flamaların ardında tanıdığı bir yüz mü vardı?

Bilmiyordum. Öğrenmek, yürüdüğümüz o taşlı yollar kadar uzun sürecekti.

Soruşturma, bir örümcek ağı gibi etrafımızı sardı. Cinayeti genel evde bir kadın işlemiş olsa da, Ejder Kanı askerleri katili değil, bu cüretin arkasındaki "isyanı" aramaya gelmişlerdi. Herkesi sorguladılar... Çocukları, kadınları, hatta mezardaki ölüleri bile rahat bırakmadılar. Önce evleri bastılar, sonra kasaba meydanına topladıkları insanlara o ağır fermanları okudular. Kaleye, şelale bölgesine ve eski kente giriş çıkışlar kapatıldı.

Artık kasabaya inmek ya da sadece evden çıkıp ormana gitmek için bile, boynunu büküp o kırmızı zırhlı adamlardan izin alman gerekiyordu. İsim kağıtları, mühürlü belgeler ve bitmek bilmeyen o aşağılayıcı sorgular...

Yoiri, tam bir hafta boyunca evden adımını atmadı. Sanki kapı eşiğinden dışarıdaki hava zehirliymiş gibi, kendini dört duvar arasına hapsetti. Ama kader, saklananları saklandığı delikten çıkarmayı iyi bilirdi.

Mecburiyet, korkudan daha güçlü bir eldi ve o el kapımızı çaldı.

Büyük Anne çok yaşlıydı. Artık yetimler ona gelmiyor, evi sadece Yoiri ve ben dolduruyorduk. O sabah, evin sessizliğini yırtan o korkunç sesle uyandım. Büyük Anne fenalaşmış, ciğerlerinden kopup gelen kanlı öksürüklerle yatağına yığılmıştı.

Ne yapacağımı bilemedim. Ellerim titreyerek ona su vermeye çalışırken, Yoiri gölgeden sıyrılıp yanımızda belirdi. Yüzü kireç gibiydi ama sesi kararlıydı.

"Doktor," dedi. "Kasabadaki hekime gitmemiz lazım. İlacı sadece onda var."

Hemen atıldım, "Ben giderim," dedim, ayağa fırlayarak. "Senin çıkman tehlikeli, ben daha küçüğüm, bana dokunmazlar."

Ama izin vermedi. Omzumdan tutup beni nazikçe ama kesin bir tavırla geri oturttu. Gözlerinde, o hafta boyunca gördüğüm korkudan eser yoktu; sadece Büyük Anne'ye duyduğu o derin vefa vardı.

"Hayır," dedi. "Sorgular sertleşti. Seni ezerler Lilian. Ben gideceğim."

O kapıdan çıkarken, sırtındaki o görünmez yükün ne kadar ağır olduğunu hissetmiştim. O günü, o yolculukta neler yaşadığını bana çok sonra anlattı. Anlatacak, dertleşecek çok zamanımız oldu... Ama o sabah, kapıyı arkasından kapattığında, aslında kendi sonuna doğru yürüdüğünü ikimiz de bilmiyorduk.

O gün evden çıkarken, o güne dek rüzgarda özgürce savrulan gümüş saçlarını hiç yapmadığı bir şekilde, sanki bir suç aletiymiş gibi sıkıca ensesinde topladı. Sonra başını beyaz, kaba bir örtüyle sardı. Sanki... Sanki en büyük hazinesini değil de, en büyük utancını gizler gibiydi.

Biz, o vadinin sessizliğinde, onun saçlarının sadece "güzel" olduğunu sanıp susardık. Meğer dışarıdaki dünya o gümüş tellere nefret kusarmış, meğer o saçlar onun için bir ölüm fermanıymış... Bunu, o akşam döndüğünde gözlerindeki o kırık ifadeden anladım.

Geri döndüğünde elinde Büyük Anne’nin ilacı vardı ama yüzünde ilaçla iyileşmeyecek korkunç bir soğukluk asılı kalmıştı. "Doktor gelecek," dedi sadece. Sesi, dışarıdaki şelalenin gürültüsünden bile daha mesafeliydi.

Şelale bölgesinde çok hane yoktu. Henüz o kırmızı zırhlı askerler o dar patikalara girmeye tenezzül etmemişti. Altı, belki yedi hane kadar, unutulmuş küçük bir yerleşim yeriydi burası. Şehirliler buraya "Sağırlar Vadisi" derdi; şelalenin o bitmek bilmeyen gürlemesi yüzünden burada yaşayanların duymadığını sanırlardı.

Oysa şimdi düşününce, o gürültü bana hiç rahatsız edici gelmemişti. Aksine, şelalenin sesi, dünyanın geri kalanının çirkinliğini bastıran sakin bir nehir akıntısı, bir ninni gibiydi benim için.

O akşam tuhaf bir şeyler oldu. Yoiri, yorgun olmasına rağmen durmadı. Evi temizledi, ortalığı topladı, elindeki kıt malzemelerle özenli bir yemek hazırladı. Sanki bir felakete değil de, çok önemli bir misafire hazırlanıyor gibiydi. Hareketlerinde o kadar kesin, o kadar ritmik bir hal vardı ki, ona "Ne yapıyorsun?" diye sormaya cesaret edemedim. Bekliyordu. Kaçınılmaz olanı bekliyordu.

Ve evet, karanlık çöktüğünde beklenen oldu.

Pencereden baktığımda, sisin içinde süzülen iki solgun fener ışığı gördüm. İki siluet, patikayı tırmanarak evimize yaklaşıyordu.

Kapı açıldığında, rüzgarla birlikte içeriye o girdiler. O gün onunla tanıştım.

Siyah pelerininden süzülen yağmur damlaları ve belindeki kılıcın parıltısıyla eşikte duran o adamla... Theon ile.

O an bilmiyordum tabii. İleride hem canımdan çok seveceğim, hem de her zerremle nefret edeceğim kişinin o olduğunu bilmiyordum. Ama Yoiri’nin ona bakışını gördüğümde nefesimi tuttum.

Yoiri için onun ne ifade ettiğini birkaç kelimeye sığdırmak zor. O bakışta dostluk yoktu, düşmanlık da yoktu. O bakışta, "Sonunda geldin, felaketim," diyen sessiz bir kabulleniş vardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıp Masallar 3 (34. Bölüm)

Kayıp Masallar 3 ( 33. Bölüm )

Kayıp Masallar 1 (Beyaz Gelincik ve Kara Kurt Masalı)