BÖLÜM 4: SUYUN GÜRÜLTÜSÜ
Evdeki sessizlik o kadar yoğundu ki, dokuma odasından gelen o monoton tak... tak... tak... sesi, sanki evin atan kalbi gibiydi. Yoiri uyumuyordu. Gündüzleri solgun bir hayalet gibi evin içinde dolaşıyor, gece çökünce o odaya kapanıp kendini iplere veriyordu.
Büyük Anne, ağır öksürük şurubunun etkisiyle derin bir uykuya dalmıştı. Ben ise pencerenin kenarına kıvrılmış, dışarıdaki zifiri karanlığı izliyordum. Yasak konulmuştu. Kapılar kilitlenmişti. Ama içimdeki o huzursuzluk dinmiyordu.
Tam o sırada, pencerenin camında beklenmedik bir gölge ilişti gözüme.
Sanki gecenin sinsi karanlığı, benim onu görmemi istermiş gibi geri çekilmiş ve o silueti ortaya çıkarmıştı. Başta kim olduğunu anlayamadım, nefesim boğazımda düğümlendi. Ama gölge cama yaklaşıp yüzü ay ışığıyla aydınlanınca, kalbim korkudan neredeyse duracaktı.
Doang.
Pencerenin diğer tarafında, yüzü cama neredeyse yapışmış halde duruyordu. İşaret parmağını dudaklarına götürdü, sonra eliyle dışarıyı, verandayı işaret etti.
Oraya gitmekten başka seçeneğim yoktu. Titreyen bacaklarımla kalktım, kapı kilidini sessizce çevirip kendimi soğuk geceye attım.
Zırhı yoktu. Karanlığa karışan, bedeni saran simsiyah kıyafetler içindeydi. Saçları her zamankinden daha dağınık, yüzü ise hiç görmediğim kadar ciddiydi.
"Size bir mesaj iletmem gerek," dedi fısıltıyla. Sisin yarattığı o buz gibi soğukta, sıcak nefesi buharlaşıp havaya karışıyordu. Ay, bu gece karanlık bulutların ve vadiden yükselen sisin içinde boğuluyordu.
"Yarın..." dedi Doang, etrafı kontrol ederek. "Yarın Sis Kasabası'ndaki hanelerde ifade almak için Muhafızlar ile birlikte müfettişlikten birisi gelecek. Ev ev gezecekler."
Gözlerine bakıyordum. Hava soğuk olduğu için mi sırtımda bir ürperti vardı, yoksa içine çekildiğim o karanlık oyun beni yavaştan uyarıyor muydu, bilmiyordum.
"Ne yapacağız?" dedim ciddiyetle.
Doang bana doğru bir adım yaklaştı. "Komutan Theon'dan, Efendi Yoiri için kesin bir talimat var. Şelalenin döküldüğü yerin arkasında, kayalıkların arasında gizli bir mağara varmış. Oraya erzak bıraktık."
Derin bir nefes aldı. "Bir süre orada kalması gerek Lilian. Hane sayısına bakacaklar. Kayıtlarda Yoiri yazmıyor. Resmi evraklarda bu evde sadece sen ve Büyük Anne yaşıyorsunuz. O hiç var olmamış gibi görünmeli."
Ona bakıp kaldım. Yoiri'yi bir hayalet gibi silmişlerdi kağıtlardan. Şimdi bedenini de silmemiz gerekiyordu.
Doang, göğsündeki giysinin aralığından siyah kumaş bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde mühür yoktu ama ağırlığı hissediliyordu. "Bunu Efendi Yoiri'ye ver," dedi, zarfı elime tutuştururken. "Büyük Anne'ye durumu sen anlat, o anlar. Yoiri hazırlanıp çıkana kadar burada, nöbette olacağım."
Bir heykel gibi dikilmeye başladı, bakışlarını ormana çevirdi. Elimdeki siyah zarfı sıktım. İçinde ne yazdığını bilmiyordum ama o kağıdın içinde, Yoiri'nin kaderinin, belki de veda cümlelerinin saklı olduğunu hissediyordum.
Elimdeki siyah zarf, sanki kağıt değil de kor bir ateşmiş gibi avcumu yakıyordu. Verandadan içeri girdiğimde, dışarıdaki soğuktan eser yoktu; içerisi boğucu bir sıcaklık ve o bitmek bilmeyen tak... tak... tak... sesiyle doluydu. Dokuma odasının kapısında durdum. Yoiri, mum ışığının altında, tezgahın üzerine eğilmiş, gümüş saçları yüzünü perdelemiş halde çalışıyordu. Sanki dış dünyayı ilmek ilmek örerek kendini unutturmaya çalışıyordu.
"Yoiri..." dedim fısıltıyla.
Sesimle birlikte mekik durdu. Bıçak gibi keislmişti. Odanın ritmi bozuldu. Başını kaldırmadan, "Gitti mi?" diye sordu.
"Doang dışarıda," dedim. "Bekliyor."
Yoiri başını hızla kaldırdı. Gözlerinde anlık bir parıltı, bir umut belirdi ama hemen söndü. "Neden?"
Odaya girip kapıyı arkamdan kapattım. Yanına yaklaşıp avcumdaki siyah zarfı tezgaha, o rengarenk iplerin üzerine bıraktım. Siyah zarf, o renk cümbüşünün ortasında bir ölüm ilanı gibi duruyordu.
"Yarın müfettişler geliyor," dedim, kelimeleri yutkunarak. "Evleri arayacaklarmış. Hane kayıtlarında yoksun. Seni saklamamız gerek."
Yoiri'nin bakışları zarfa kilitlendi. Eli titreyerek uzandı. O zarfın kime ait olduğunu mühür olmasa bile biliyordu. Siyah kumaş dokulu kağıt... Ejder Sarayı'nın özel kağıdıydı bu.
"Şelale mağarası," diye ekledim. "Oraya gitmen gerekiyormuş. Hazırlık yapmışlar."
Yoiri zarfı açmadı. Sadece parmak uçlarını üzerinde gezdirdi. "Anladım..." diye mırıldandı. Sesi kırgındı. "Beni kurtarmak için beni yok ediyor."
Sonra ani bir hareketle zarfı açtı. İçinden uzun bir mektup çıkmadı. Sadece katlanmış küçük bir parşömen ve... kurumuş, mavi bir taç yaprağı düştü tezgaha.
Parşömende tek bir cümle yazılıydı. Yoiri okurken dudaklarının kımıldadığını gördüm. .Sonra ani bir hareketle zarfı açtı. İçinden uzun bir mektup çıkmadı. Sadece katlanmış küçük bir parşömen ve... kurumuş, mavi bir taç yaprağı düştü tezgaha.
Parşömende tek bir cümle yazılıydı. Yoiri okurken dudaklarının kımıldadığını gördüm.
"Seni ziyarete geleceğim."
Kısa, net ve bir komutan emri kadar kesin. Ama Yoiri için bu basit cümle, dünyadaki tüm şiirlerden daha değerliydi. Yüzünde acı ama umutlu bir gülümseme belirdi. O kurumuş mavi yaprağı, sanki Theon'un bir parçasıymış gibi nazikçe aldı, avcunun içinde sakladı.
Ayağa kalktı. Omuzlarındaki çöküklük gitmiş, yerine o ilk geldiği günkü hayatta kalma güdüsü gelmişti.
"Büyük Anne'yi uyandırma," dedi fısıltıyla. "Ona sabah sen anlatırsın. Üzülmesin."
Hızla hareket etti. Köşedeki eski heybesini aldı. İçine birkaç parça kıyafet, tezgahtaki makasını ve o siyah zarfı koydu. Başka hiçbir şey almadı.
Arka kapıya yöneldiğinde durdu. Bana döndü. "Lilian," dedi. Gümüş saçları karanlıkta parlıyordu. "Eğer... Eğer gelmezsem..."
"Geleceksin," dedim sözünü keserek. Gözlerim dolmuştu. "Oraya sadece saklanmaya gidiyorsun, ölmeye değil. Theon söz verdi. Ziyarete geleceğini yazmış." Doang, Yoiri'nin verandaya çıkışıyla kendi heybesinden, gece karanlığına karışacak kadar koyu siyah bir pelerin çıkardı. Pelerini Yoiri'ye uzatırken dudaklarında o tanıdık, yersiz sırıtış vardı.
"Sizinle uzun zamandır görüşmemiş olmamıza rağmen hala aynı bedende olmanız umut verici, Efendi Yoiri," dedi Doang, sanki bir kaçış operasyonunda değil de eski bir dost meclisindeymişiz gibi. "Kilo almamışsınız."
Bu soğuk şakaya sadece kendisi güldü. Yoiri tek kelime etmedi, yüzünde en ufak bir tebessüm bile belirmedi. Sessizce pelerini aldı, omuzlarına geçirdi ve kapüşonu başının üzerine çekti. Artık o da gecenin bir parçasıydı.
Arkasına bakmadan kapıya yöneldi. Onu son görüşüm olmamasını dileyerek, karanlığın içinde kayboluşunu izledim.
Ve Theon haklı çıkmıştı.
Şafak, vadinin üzerine gri bir örtü gibi çökerken, kuş cıvıltılarını değil, ağır metal seslerini getirdi. Güneş henüz sisin ardında saklanırken, bahçe kapımız gürültüyle sarsıldı. Bu kapı çalınması değildi; bu, ahşabın dayanıklılığını test eden bir saldırıydı.
"Açın! İmparatorluk Müfettişliği!"
Sesi duyunca kalbim boğazımda atmaya başladı ama panik yapmaya, donup kalmaya vaktim yoktu. Yoiri bir "ölüydü" ve ölülerin nefes aldığı duyulmamalıydı.
Derin bir nefes aldım. Dün gece Yoiri'nin dokuma tezgahındaki her izini silmiştim; yarım kalan halıyı sandığa kaldırmış, ipleri saklamış, hatta odadaki o kendine has ıhlamur kokusunu bastırmak için ocağa bolca adaçayı atıp yakmıştım. Ama yetecek miydi?
Kapıyı açtım.
Karşımda, yüzü çiçek bozuğu, ince bıyıklı, resmi kıyafetler içinde bir adam duruyordu: Baş Müfettiş. Arkasında ise kırmızı-siyah zırhlarıyla, elleri kılıçlarının kabzasında iki Ejder askeri bekliyordu.
"Geç açtın," dedi Müfettiş, beni bir sinekmişim gibi kenara iterek içeri girerken.
"Uyuyorduk efendim," dedim, sesimi titrek ve korkmuş bir kız çocuğu tonuna ayarlayarak. "Büyük Anne hasta, zor yürüyor."
Müfettiş cevap vermedi. Çamurlu çizmeleriyle temiz ahşap zemine basarak salona girdi. Bakışları zehirli bir yılan gibi etrafı tarıyordu. Amacı valinin katilini bulmak değildi, bunu gözlerinden anlıyordum. Vali sadece bir bahaneydi; onlar buraya, Anka klanının boğazını sıkmaya, bir açık bulup bizi ezmeye gelmişlerdi.
Gözleri masadaki iki kişilik kahvaltı tabağına takıldı. Yoiri olmadığı için sadece iki tabak vardı. Memnuniyetsizce homurdandı.
"Hane kaydında 'Yaşlı Kadın ve Torunu' yazıyor," dedi elindeki parşömeni açarak. "Başka kimse yok mu? Sakladığınız bir kaçak? Mesela valinin kanını elinde taşıyan bir asi?"
"Yok efendim," dedim başımı eğerek. "Sadece biz. İki aciz kadından ne zarar gelir ki?"
Askerlere işaret etti. "Arayın. Her deliğe bakın. Döşemeleri bile kaldırın gerekirse."
Askerler evin içine dağıldı. Biri mutfağı altüst ederken, diğeri yatak odalarına yöneldi. Müfettiş ise doğrudan odaya, dokuma odasına yürüdü. Yoiri'nin mabedine...
Nefesimi tuttum. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sesini duyacak diye korktum. Eğer Yoiri'ye dair en ufak bir iz bulurlarsa, sadece bir kaçağı yakalamış olmazlardı; tarihin en büyük yalanını ortaya çıkarırlardı. Yoiri'nin mezarı boştu ve bunu öğrenirlerse Theon'u bile asarlardı.
Kapıyı açtı. İçerisi boştu. Sadece eski, boş bir tezgah ve köşede yığılı yünler vardı. Müfettiş içeri girdi, tezgahın etrafında dolaştı. Tam çıkacakken durdu. Yere eğildi.
Yerde, tezgahın hemen ayağının dibinde, gözden kaçırdığım, süpürgeden kurtulmuş küçücük bir şey parlıyordu.
Gümüş bir saç teli.
Müfettiş, o teli parmaklarının ucuyla yerden aldı. Sabah güneşine tuttu. O tek bir tel, loş odada bir ihanet belgesi gibi parlıyordu. Anka klanında bile bu kadar saf, bu kadar parlak gümüş rengi nadirdi. Sadece "soylu" kanında olurdu. Yani "yok edilmiş" olanda...
Bana döndü. Yüzünde avını yakalamış bir kurdun sinsi gülümsemesi vardı. "Sadece siz, öyle mi?" dedi, gümüş teli havada sallayarak bana doğru yürürken. "Peki bu ne küçük kız? Yoksa evinizde kayıtlara geçmemiş nadir bir gümüş tilki mi besliyorsunuz? Ya da mezardan çıkmış bir hayalet mi?"
Kanım dondu. Dilim damağıma yapıştı. Ne cevap verecektim? "Bilmiyorum" desem inanmazdı.
Tam o sırada, koridorun başından o otoriter, hırıltılı ses duyuldu. "Benim saçım!"
Hepimiz o tarafa döndük. Büyük Anne, bastonuna dayanmış, kapı eşiğinde dimdik duruyordu. Üzerindeki gecelikle bile bir kraliçe gibiydi.
"Yaşlanıyorum Müfettiş," dedi Büyük Anne, tiksinerek adamın elindeki tele bakarak. "Saçlarım ağarıyor, dökülüyor, rengini kaybedip beyaza çalıyor. Kendi evimde saçımı döktüğüm için de İmparatorluk'tan özel izin mi almam gerekiyor?"
Müfettişin gülümsemesi soldu. Elindeki parlak tele, sonra Büyük Anne'nin kırlaşmış, yer yer beyazlamış, dağınık saçlarına baktı. Yoiri'nin saçı kadar kusursuz değildi belki ama o loş ışıkta ve yaşlılığın verdiği o "beyazlık" bahanesiyle... İkna edici olabilirdi. Olmak zorundaydı.
Müfettiş, teli parmaklarının arasında ezip yere attı. Gözlerini kıstı. "Belki," dedi soğukça. "Ama bu evde çok fazla 'belki' var yaşlı kadın."
Askerlerden biri mutfaktan çıktı. "Temiz efendim," dedi. "Erkek kıyafeti, silah ya da şüpheli bir şey yok."
Müfettiş, hayal kırıklığıyla burnunu çekti. Bana yaklaştı, yüzüme eğildi. Nefesi soğan ve tütün kokuyordu. "Valinin katili buralarda bir yerde saklanıyor," dedi fısıltıyla. "Şimdilik şanslısınız. Ama eğer o katili ya da saklamanız gereken başka 'ölüleri' barındırırsanız... O güzel evini, içindekilerle birlikte yakarım."
Sonra arkasını döndü, pelerinini savurarak kapıya yürüdü. "Gidelim."
Kapıdan çıkarlarken bacaklarımın bağı çözüldü, duvara yaslandım. Gittiler. Ama giderken Müfettişin bahçe kapısında durup, evin çatısına, Yoiri'nin geceleri oturduğu o yere uzun uzun baktığını gördüm.
İnanmamıştı. Biliyordum. Sadece delil bulamamıştı. Şimdilik. Bu, geri gelecekleri anlamına geliyordu. Ve bir dahaki sefere kapıyı çalmayacaklardı; kıracaklardı.
Öğleden sonra, postalların o ezici sesi nihayet kesilip askerler kasabayı terk ettiğinde, geriye talan edilmiş evler ve korku dolu bakışlar kalmıştı. Ne aradıklarını tam olarak bilmiyorduk – ya da bilmezden geliyorduk – ama hınçlarını eşyalardan çıkarmışlardı. Her evde yorganlar deşilmiş, küpler kırılmıştı.
Büyük Anne, Yoiri’nin şelaleye gittiğini, o mağaraya sığındığını duyduğunda ne kızdı ne de sevindi. Sadece derin, ciğerlerindeki hırıltıyı titreten bir iç çekti. Gözlerini uzaklara dikip, "Su akar yolunu bulur Lilian," dedi. Bu bir kabullenişti; kadere karşı duramayacağımızın sessiz ilanıydı.
Güneş batıp da hava kızıla dönerken, sis vadiye o tanıdık, boğucu yorganını tekrar örttü. Bu benim işaretimdi.
Evde kalan son unla, acele acele bir hamur yoğurdum. Kendi ocağımızı yakmak dikkat çeker diye, komşunun henüz sönmemiş tandırını kullandım gizlice. Ekmeğin kokusu sokağa yayılmasın diye dua ettim.
Ay, sisin içinde tamamen kaybolup gece zifiri bir hal aldığında yola çıktım.
Şelale yolu... Bilmeyen için kesin bir ölüm, bilen içinse hayat kurtaran bir keçi yoluydu orası. Çocukluğum o kaygan taşlarda geçmişti. Bazen dizim kanayarak, bazen sadece kimsenin görmediği gözyaşlarımı o gürültülü suya akıtmak için tırmanırdım orayı. Ezbere bilirdim her çıkıntıyı, her yosunlu taşı.
Koynumda, kalın bezlere sarıp sıcaklığını korumaya çalıştığım taze ekmekle tırmanışa başladım.
Şelaleye yaklaştıkça soğuk, görünmez bir el gibi yüzümü tokatlamaya başladı. Suyun gürültüsü o kadar yüksekti ki, kendi nefesimi bile duyamıyordum. Her yer ıslaktı, kaygandı. Bir yanlış adım beni aşağıya, o köpüklü cehenneme gönderirdi ama korkmuyordum. Kucağımdaki o sıcaklık, bana cesaret veriyordu.
Şelalenin döküldüğü yerin hemen arkasında, su perdesinin gizlediği o dar yarığa ulaştım. Sırılsıklam olmuştum.
İçeri süzüldüm.Ne bir fenerim vardı ne de bir mum; sadece mağaranın derinliklerinde titreşen o cılız ateşin kızıllığını rehber edinerek ilerledim. Oraya varana kadar şelalenin sağır edici gürlemesi, kulaklarımı patlatacakmış gibi basınç yapıyor, beni soğuktan daha beter bir titremeye itiyordu. Koynumdaki ekmek ıslanmasın diye kendimi ona siper ederek iki büklüm yürümek, şimdi düşününce belki de kötü bir fikirdi; sırtımdan aşağı buz gibi sular süzülüyordu.
Adımlarımı hızlandırdım. İçimde saf bir heves vardı; Yoiri'yi orada yalnız, korkmuş ve üşümüş halde bulacaktım. O titreyen elleriyle bana uzanacak, getirdiğim sıcak ekmek ve varlığım için minnet duyacaktı. Ben de onun kahramanı, küçük kurtarıcısı olacaktım.
Ateşin yandığı o korunaklı köşeyi döndüğüm an, olduğum yerde kalakaldım.
Onu bir köşeye sinmiş, perişan halde bulmayı umarken, Yoiri tahminimden çok daha iyi durumdaydı. Ve daha önemlisi... Yalnız değildi.
Ateşin başında, Yoiri'nin hemen önünde oturan geniş omuzlu bir siluet vardı. Zırhı yoktu; sivil, koyu renk kıyafetler içindeydi. Arkası bana dönüktü ama o duruşu, o heybeti tanımamak imkansızdı. Islanmış, simsiyah saçlarını açmış, ateşin sıcaklığında kurutuyordu.
Theon.
O kadar şaşırmıştım ki, dudaklarımdan dökülen isim istemsizce çıktı: "Yoiri."
Sesimle birlikte, mağaradaki o büyü bozuldu. Suyun gürültüsü, ateşin çıtırtısı ve aralarındaki o mırıltılı, mahrem sohbet bir anda bıçakla kesilmiş gibi sustu. Her şey derin bir sessizliğe gömüldü.
Yoiri, oturduğu yerden yavaşça yana doğru eğildi. Önünde oturan Theon'un geniş gövdesinin arkasından bana bakmak için boynunu uzattı.
Yüzünü görünce nefesimi tuttum. Endişeliydim... Theon buradaysa, Yoiri'nin yine ağlamış olmasından, eski yaraların açılmasından ya da kavga etmiş olmalarından korkuyordum. Onları bir enkaz halinde bulacağımı sanıyordum.
Ama yanılmıştım. Yoiri'nin yüzü o kadar sakindi ki... Hatta, yıllardır görmediğim o saf, çocuksu mutlulukla parlıyordu. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Lilian..." dedi, sesi mağaranın soğuğuna inat sıcacıktı.
Hızla ayağa kalktı. Theon da başını çevirip bana baktığında, yüzünde o alıştığım sert komutan ifadesi yoktu; sadece huzurlu bir dinginlik vardı.
Yoiri bana doğru atıldı, kollarını uzattı. "Sırılsıklam olmuşsun,," derken sesinde azarlama değil, şefkat vardı. Beni omuzlarımdan tutup, Theon'un yanına, ateşin en sıcak olduğu o güvenli çembere doğru çekiştirdi. "Gel, kurulan hemen."
Elimdeki sıcak ekmeği, o anki şaşkınlığımla göğsüme bastırmaya devam ediyordum. Oraya bir kurtarıcı olarak girmiştim ama gördüğüm manzara karşısında, asıl kurtarılmış olanların onlar olduğunu anlamıştım. Birkaç dakika boyunca ne olduğunu, ne yaşandığını kavrayamadım. Zihnimdeki felaket senaryoları ile gözümün önündeki bu sıcak manzara birbirine uymuyordu.
Burnuma dolan o koku... Sadece isli bir ateş kokusu değildi bu. Zengin, baharatlı bir et yemeğinin, közlenmiş sebzelerin kokusu mağaranın nemli havasına karışmıştı. Yerde, o sivri ve soğuk taşların üzerine kalın, kuş tüyü şilteler serilmişti. Üzerlerine atılan kürkler ve yün battaniyeler, burayı soğuk bir mağaradan çok, bir soylunun av çadırına çevirmişti.
Gözlerim etrafta gezindi. Köşede temiz su dolu deri mataralar, kurutulmuş meyve sepetleri, hatta Yoiri'nin sevdiği o pahalı balmumu mumlardan birkaç tane bile vardı.
Ben onları donmuş taşların üzerinde, birbirlerine sarılarak titrerken bulacağımı sanıyordum. Oysa burası... Bizim o rüzgarı geçiren, çatısı akan, her yağmurda leğen koymak zorunda kaldığımız kulübemizden bile daha rahattı. Daha güvenliydi.
Theon, elimden tutup beni ateşin yanındaki o yumuşak mindere oturttuğunda, koynumdaki şeyi hatırladım. Utanarak, ıslanıp neredeyse hamura dönmüş o ekmeği çıkardım.
"Size... Ekmek getirmiştim," dedim fısıltıyla. "Aç kalırsınız diye."
Theon, elimdeki o şekilsiz hamur topuna baktı. Sonra arkasındaki tencerede pişen yemeğe. O an kendimi çok aptal hissettim.
Yorumlar
Yorum Gönder