KAYIP MASALLAR 4: BÖLÜM ALTI: DOKUMA TEZGAHI
O mağaradan nasıl çıktığımı, o kaygan taşlardan düşmeden nasıl indiğimi hatırlamıyorum. Gözyaşlarım şelalenin sularına karışmış, beni kör etmişti. Tek hatırladığım, arkamda bıraktığım o titrek ateşin sıcaklığı ve yüzüme çarpan buz gibi gece rüzgarıydı.
Eve döndüğümde, Büyük Anne uyanıktı.
Pencerenin önündeki sedire oturmuş, karanlığa bakıyordu. Beni sırılsıklam, yüzüm gözüm şişmiş halde görünce hiçbir şey sormadı. "Neden gittin?" demedi, "Yakalanabilirdin," diye azarlamadı.
Sadece bastonunu kenara koydu ve kollarını açtı. O gece, yıllar sonra ilk kez o yaşlı ve kemikli kolların arasına sığınıp, küçük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladım.
"Gidecek..." dedim hıçkırıklarımın arasında. "Gidiyor Büyük Anne. Bir daha dönmeyecek." Büyük Anne, nasırlı elleriyle ıslak saçlarımı okşadı. Yıllardır bu kadar sakin olduğunu görmemiştim. Sanki bu günü bekliyor gibiydi. Ben ise hazırlıklı değildim. Yoiri ailemdi... benim sahip olduğum nadir dostlardan ve adımlarını takip ettiğim kişiydi. ama bilmediğim çok şey olduğunu o zaman anladım.
Yoiri gittikten sonra zaman, o dokuma tezgahındaki yarım kalmış desen gibi donup kaldı.
Odanın kapısını her açtığımda, kulağım o tanıdık tak... tak... tak... ritmini arıyordu. O ses, sadece bir halı dokuma sesi değilmiş meğer; bu ahşap evin nefes alıp verişiymiş. O ses durunca, ev de nefesini tuttu. Duvarlar üzerimize gelmeye, sessizlik kulaklarımızı uğuldatmaya başladı. Odaya girip tezgahın başına oturdum. Onun oturduğu mindere... Hâlâ onun şeklini taşıyan o çöküntüye yerleştim.
Mekiği elime aldım. Soğuktu. Yoiri'nin ellerindeyken ısınan, can bulan o cilalı ahşap, benim elimde sadece bir odun parçasıydı. İpleri onun gibi zarifçe değil, kaba bir acemilikle geçirmeye çalıştım. Olmadı. Desen bozuldu, ipler düğümlendi. O an anladım ki, Yoiri bizim sadece "sığıntımız" ya da "misafirimiz" değildi. O, bu evin ruhuydu.
Sabahları uyanıp ocağa çayı koyuşu, sütü kaynatırken mırıldandığı o hüzünlü melodiler, Büyük Anne’nin ilaçlarını hazırlarken gösterdiği o şefkatli titizlik... Hepsi gitmişti. Biz, o olmadan, sadece hayatta kalmaya çalışan iki gölgeydik. Rutinlerimiz anlamını yitirmişti. Akşam yemeği için kurulan sofra artık bir ritüel değil, bir zorunluluktu. Karşımda boş duran sandalye, her lokmayı boğazıma diziyordu.
Günler, birbirinin aynısı gri boncuklar gibi ipe dizildi. Haftalar geçti. Theon'dan ya da Yoiri'den tek bir haber gelmedi. Ne bir mektup, ne bir ulak. Sadece sessizlik. Ve bu sessizliğin içinde, Büyük Anne günbegün eridi.
Hastalığı ani bir atakla değil, yavaş yavaş, bir mumun dibine çökmesi gibi ilerledi. Sanki Yoiri’yi o kapıdan sağ salim çıkarmak, hayattaki son göreviydi. O gittiğine, o "emaneti" güvenli bir ele teslim ettiğine inandığı an, omuzlarındaki o görünmez zırhı çıkarmıştı.Artık yataktan çıkmıyordu. Öksürükleri azalmıştı ama bu iyiye işaret değildi; ciğerleri artık tepki verecek gücü bile bulamıyordu.
Bir ilkbahar akşamıydı. Dışarıda şelalenin sesi, yağmurun sesine karışıyordu. Elimde ılık bir çorba kasesiyle yanına gittim. Yatağının kenarına oturdum.
"Büyük Anne," dedim fısıltıyla. "Biraz içmelisin."
Gözlerini zorlukla araladı. O çelik gibi bakışlar gitmiş, yerine puslu, uzak bir ifade gelmişti. Çorbaya bakmadı bile. Elini, yorganın üzerindeki elime koydu. Parmakları buz gibiydi ve bir kuşun kemikleri kadar hafifti.
"Tezgah..." dedi hırıltılı bir sesle. "Tezgah boş mu Lilian?"
Yutkundum. "Hayır," dedim yalan söyleyerek. "Ben dokuyorum. Deseni bitiriyorum."
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. İnanmamıştı ama bu yalan hoşuna gitmişti. "Güzel..." diye fısıldadı. "Yarım kalmasın. Hiçbir şey yarım kalmasın." Nefesi sıklaştı. Göğsü, her nefes alışında hırıltıyla inip kalkıyordu. Gözlerini tavana, o ahşap kirişlere dikti. Sanki orada, bizim göremediğimiz bir şeyi, belki de yıllar önce kaybettiği kızını, annemi görüyordu.
"Yoiri'ye..." dedi, sesi artık bir iç çekiş kadar zayıftı. "Yoiri'ye söyle... O benim borcumdu. Ve borcumu ödedim."
"Söylerim," dedim, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Döndüğünde hepsini kendin söylersin."
Başını hafifçe iki yana salladı. "Lilian..." dedi son kez. "Kapıyı kilitleme. Belki... Belki bu gece gelen olur."
Kimi bekliyordu? Ölüm mü, yoksa Yoiri'yi mi? Bilmiyordum. Elini sıkıca tuttum. "Buradayım," dedim. "Yanındayım."
Saatler geçti. Yağmur dindi. Şelalenin sesi geceye hakim oldu. Büyük Anne'nin nefes alışları yavaşladı... Yavaşladı... Ve sonra, dokuma tezgahının durması gibi, aniden kesildi.
Odadaki hava değişti. O ağır hastalık kokusu gitti, yerine garip, soğuk bir huzur çöktü. Elimi bırakmadı ama artık o el, sadece bir hatıraydı. Büyük Anne, bu vadinin asırlık çınarı, devrilmeden, sessizce yapraklarını dökmüş ve kurumuştu. Onu yatağında düzeltip, üzerini örttüm. Yüzündeki o yorgun ifade gitmiş, sanki derin bir uykunun huzuru gelmişti. Odadan çıktım. Dokuma odasına girdim. Karanlıkta, ay ışığının vurduğu o boş tezgaha baktım. Artık sadece Yoiri yoktu. Artık kimsem yoktu. O evde, o vadide, o koca dünyada yapayalnızdım.
Tezgahın başına oturdum. Ağlamadım. Sadece boş mekiği elime aldım ve boşluğa doğru, ipsiz bir ilmek attım. Tezgahın başında attığım o ipsiz ilmek, boşluğa düşen bir çığlık gibiydi. Ama yas tutacak zaman değildi. Büyük Anne beni böyle yetiştirmemişti. "Gözyaşı, görüşü bulanıklaştırır Lilian," derdi hep ot toplarken. "Ve bulanık bir görüş, ölüm getirir."
O zamanlar bu sözü, yanlış bir mantarı toplayıp zehirlenmemem için söylediğini sanırdım. Ne kadar safmışım.
Ayağa kalktım. Gözyaşlarımı kolumun tersiyle sildim. Büyük Anne'nin odasına geri döndüm. Onun cansız bedeninin huzurla yattığı yatağın yanına değil, yıllardır kilitli tuttuğu, "çeyiz sandığı" dediği o eski, ceviz ağacından sandığa yöneldim. Anahtarı boynundaki ipte taşırdı. Soğumuş boynundan o ipi usulca aldım.
Kilidi çevirdiğimde çıkan klik sesi, odadaki ölüm sessizliğini yırttı.
Kapağı kaldırdım. İçinde eski elbiseler, danteller ya da aile yadigarı takılar bulmayı bekliyordum. Ama sandık neredeyse boştu.
Dibinde sadece siyah, yıpranmış deriden yapılmış bir rulo çanta ve üzerinde ismim yazılı, mühürlü kalın bir zarf vardı. Deri çantayı elime aldım. Beklediğimden ağırdı. Bağcığını çözüp masanın üzerine, mum ışığının altına serdim. Nefesim kesildi.
Siyah kadifenin üzerine sıra sıra dizilmiş, boy boy, incecik, gümüş gibi parlayan çelik iğneler... Dikiş iğnesi değildi bunlar. O kadar ince, o kadar zariftiler ki, ışıkta neredeyse görünmez oluyorlardı. Ama uçları... Uçlarına dokunduğumda parmağımın derisini hissetmeden kestiğini gördüm.
O an zihnimde bir şimşek çaktı. Çocukluğum...
Bana ormanda saatlerce "şifalı ot" diye toplattığı o baldıranlar, o güzel avrat otları... "Bu bitki kalbi yavaşlatır," derken aslında "durdurur" demek istediğini... "İnsan vücudundaki şu nokta ağrıyı alır," derken parmağıyla bastırdığı o yerin, aslında bir insanı felç edecek sinir düğümü olduğunu... Bana, "ellerin hassaslaşsın" diye pirinç tanelerini iğneyle deldirdiği o bitmek bilmeyen akşamları...
O bana sadece şifacılığı öğretmemişti. O bana, fark ettirmeden, oyun oynar gibi nasıl can alacağımı öğretmişti. Bu çanta, bir terzinin değil, bir celladın çantasıydı. Büyük Anne, Anka Klanı'nın o efsanelerde anlatılan "Gölge İğneleri"nden biriydi. Ve bu çanta, artık benim mirasım, benim lanetimdi. Titreyen elimle, çantanın yanındaki kalın zarfa uzandım. Üzerinde sadece "Lilian'a" yazıyordu. Ama mührü garipti; ne Anka ne de Ejder... Sadece iç içe geçmiş iki yılan figürü.
Zarfı açmadım. İçinde yazanların, hayatımı o çelik iğnelerden daha fazla deşeceğini hissediyordum. Yoiri'nin kim olduğunu, benim kim olduğumu ve neden bu dağ başında, "sürgün" süsü verilmiş bir hapishanede yaşadığımızı anlatıyordu, biliyordum.
Dışarıda şelale gürlemeye devam ediyordu. Ben, on beş yaşında, kimsesiz bir kız çocuğu olarak girdiğim o odadan; belinde ölümcül iğneler taşıyan, geçmişi sırlarla dolu bir kadın olarak çıkmak üzereydim.
Mumu söndürdüm. Karanlıkta sadece o çelik iğnelerin soğuk ışıltısı kaldı.
Yorumlar
Yorum Gönder