KAYIP MASALLAR 4: BÖLÜM BEŞ: KAMP ATEŞİ
Ateşin harı, sırılsıklam kıyafetlerimden yükselen buharla beni sarmalamış, kemiklerime kadar işleyen o mağara soğuğunu kırmaya başlamıştı.
Yoiri, ateşin başında kaynayan tencereden kepçeyle sıcak yemek dolduruyor, benim getirdiğim o ıslak hamur topunu ise kuruması için özenle sıcak bir taşın üzerine yerleştiriyordu. Sessizce orada otururken, dışarıdaki şelalenin gürültüsü artık kulakları sağır eden bir patlama değil, mağaranın duvarlarında yankılanan boğuk, ritmik bir uğultuydu.
"Gittiler," dedim sessizliği bozarak. "Müfettiş ve askerler kasabayı terk etti. Yarın... Yarın eve dönmek istersin, değil mi?"
Yoiri sakince başını kaldırdı. Buharı tüten kaseyi önce Theon'a uzattı. Sıcak kaseden dolayı parmak uçları hafifçe kızarmıştı ama yüzünde hissiz bir ifade vardı.
"Dönmeyeceğim," dedi.
Sesi o kadar düz, o kadar kesindi ki, söylediği şeyi idrak etmem zaman aldı. Omuzlarımdaki battaniye, bu cevabın ağırlığıyla beraber kayıp yere düştü.
"Neden?" diye sordum, sesim titreyerek. Gözlerine bakmaya çalışıyordum ama o bakışlarını kaçırıyordu.
Sanki bana bir açıklama yapmaktan, vereceği cevabın yükünden çekinir gibi, benim payıma düşen sıcak kaseyi elime tutuşturdu. Sonra kendi kasesini alıp ateşin biraz uzağındaki, gölgede kalan o boş yükseltiye oturdu.
"Bir yolculuğa çıkacağım Lilian."
"Neden Yoiri? Nereye?" Sorular ağzımdan nefesimden hızlı çıkıyordu. "Kasabaya mı ineceksin? Yoksa dağ evine mi?"
Ne kadar da masum, ne kadar da küçük bir kızdım o an... Dünyanın sınırlarını vadinin tepeleri sanıyordum.
"Biraz daha uzağa..." dedi, kaşığını yemeğine daldırırken. "Kaplan Klanı'na... Sınırdaki eski bir dostumun yanına gideceğim."
Bana bakmıyordu. Theon'a da bakmıyordu. Sanki bu kararı tek başına, o ateşin alevlerini izlerken vermişti. Sonra, sanki "tuzu uzatır mısın" der gibi, hayatımın en korkunç cümlesini kurdu:
"Valiyi benim öldürdüğümü kanıtlamalarının imkanı yok, biliyorum. Delil bırakmadım. Ama yine de gitmem gerek."
O an... O an sanki başıma görünmez bir balyoz yemiş gibi oldum. Kulaklarımda ince, tiz bir çınlama başladı ve şelalenin uğultusunu bile bastırdı.
Valiyi öldürmek mi?
Elimdeki kase titremeye başladı. Yoiri... Sakin, nazik, böcekleri ezmeden yürüyen, sütlü çorba yapan, iplere hayat veren Yoiri... Bir adamın gırtlağını mı kesmişti?
Ne zaman? Nasıl? Ve en önemlisi... Neden?
Sorular zihnimde birbiriyle çarpışırken, dudaklarımdan sadece o tek, anlamsız kelime dökülebildi. Sanki bozuk bir plak gibi kendimi tekrar ediyordum.
"Neden?" dedim, sesim neredeyse duyulmaz haldeydi. "Neden?"
Yoiri cevap vermedi, sadece yemeğini yemeye devam etti. Theon ise başını eğmiş, ateşin dans eden gölgelerine bakıyordu. O biliyordu. Çoktan biliyordu. Ve bu sessiz suç ortaklığı, beni o mağarada yapayalnız bırakmıştı.
Soruma uzun bir süre cevap vermeyeceğini biliyordum.
Sakince, sanki az önce bir cinayeti değil de havayı sudan konuşmuşuz gibi yemeğini yiyordu. Ekmeğinden bir parça kopardı, ağzına attı ve yavaşça çiğnemeye başladı. O çiğneme sesi, mağaranın sessizliğinde zihnimi tırmalıyordu.
Cevabı ondan alamayacağımı anlayınca, yüzümü ateşte kuruyan diğer adama döndüm.
"Sen biliyor muydun?" dedim, sesimdeki suçlamayı gizlemeden.
Theon bana baktı, başını usulca salladı. Yüzünde ateşin gölgeleri dans ediyordu ama ifadesi taştan farksızdı. "En başından beri o olduğunu tahmin ettim."
"Neden?" dedim, ısrarla. "Neden yaptı?"
Theon bana kısacık, ilgisiz bir bakış attı. Sonra gözleri tekrar Yoiri'ye, o gümüş saçlı "katile" döndü. "Bilmem," dedi omuz silkerek. Sesi o kadar rahattı ki ürperdim. "Sebebini söylemedi. Açıkçası pek umurumda da değil. Belki size karşı kaba davrandı, belki yanlış bir kelime etti... Vali olması, ölmemesi gerektiği anlamına gelmez."
Kelimeleri seçmiyor, süslemiyordu. Bir İmparatorluk Valisi'nin ölümü, onun için kırık bir bardaktan farksızdı.
"Ama bu..." dedim yutkunarak. "Bu onun ölümü demek olur. Yakalanırsa..."
"Yakalanmayacak," dedi Theon kesin bir dille. "O yüzden benimle gelecek."
Onunla gitmesi mi? Bu fikir, cinayet itirafından bile daha korkunç bir his verdi içime. Yoiri'yi kaybediyordum. Sadece bir suçlu olarak değil, fiziksel olarak da kaybediyordum.
"Seninle nereye gelecek?"
Soruma cevabı Theon değil, elindeki kaseyi kenara bırakan Yoiri verdi.
"Gideceğim Lilian," dedi. Gözlerini ateşe dikmişti. "Çünkü ben artık bir hayalet gibi gölgede, saklanarak, başkalarına yük olarak yaşamak istemiyorum. Valiyi öldürmek istedim. Ve buradan gitmek istedim. Eğer Theon gelmeseydi bile... Ben zaten gidecektim."
Sesi sakindi. Fazla sakindi. Ezberlenmiş bir metni okuyan kötü bir tiyatrocu gibiydi.
O an, kendimden bile beklemediğim bir öfkeyle ayağa fırladım. Elimdeki kase yere düştü, metalin çınlaması mağarada yankılandı.
"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdım. Sesim şelalenin gürültüsünü bastırdı.
Evet, bundan emindim. Yoiri yalan söylüyordu. O bir katil değildi. Bir böceği bile incitmekten çekinen, sütlü çorba yapan o adam birinin gırtlağını kesemezdi. Ve buradan gitmek istediği de koca bir yalandı. Askerler gelmeden önce burada, o küçük kulübede mutluydu. Saçlarını özgürce açıyor, arşivde çalışıyor, benimle gülüyordu. Gitmek isteyen biri böyle yaşamazdı.
"Ben küçük bir kız değilim Yoiri!" dedim, ona doğru bir adım atarak. "Bana gerçeği söyle. Yoksa asla gitmene izin vermem. Yolarım o yolu, bağırırım, askerleri çağırırım ama gitmene izin vermem!"
Neyle tehdit ettiğimi ben bile bilmiyordum ama gözüm dönmüştü.
Theon, Yoiri'yi korumak ister gibi hafifçe doğruldu. Sesinde o buyurgan komutan tonu vardı. "Lilian," dedi sertçe. "Yeter. Büyük Anne'nin yanına dön ve..."
Ona döndüm. Gözlerimden ateş çıkıyordu. Karşımdakinin bir Ejder Lordu, bir komutan ya da eli kılıçlı bir katil olması umurumda değildi.
"Sen sus!"
Sesim mağaranın duvarlarında patladı. "Bu benim ailem! Benim ağabeyim! Sen sus!" Bağırmamın yankısı mağaranın duvarlarında sönümlenirken, Theon'dan bir öfke patlaması, belki de bir tokat bekliyordum. Sonuçta o bir Ejder Lordu'ydu ve ben ona susmasını emretmiştim.
Ama o, kılıcını çekmek ya da beni o cüretimden dolayı cezalandırmak yerine, şaşırtıcı bir sakinlikle kaşlarını kaldırdı. Ellerini iki yana açıp teslim olmuş gibi, suçsuzluğunu ilan edercesine havaya kaldırdı.
"Tamam," dedi dudak bükerek, neredeyse eğlenir gibi. "Aile meselesi anlaşılan. Ben karışmıyorum."
Ayağa kalktı, ağır postallarıyla taş zeminde ses çıkararak bizden uzaklaştı. Köşede duran kuru odun yığınından birkaç parça aldı ve arkasını bize dönüp ateşle ilgilenmeye başladı. Sanki odada değilmiş, sanki az önce yüzüne bağırılmamış gibi rahattı. Bize alan bırakıyordu.
Zafer kazandığımı sanmıştım. Ama asıl darbe, arkasını dönen yabancıdan değil, yüzüme bakan ailemden geldi.
"Lilian," dedi Yoiri.
Başımı ona çevirdiğimde irkildim. Az önceki o kırılgan, hüzünlü adam gitmişti. Yüzü gerilmiş, çenesi kilitlenmişti. Gözlerinde şefkat değil, buz gibi bir mesafe vardı.
"Sabah olmadan eve dön," dedi. Sesi bu kez yalvarır gibi değil, bir komutanın askere emrettiği gibiydi. Sertti. Kesindi. "Burada kalman tehlikeli. Seni koruyamam."
"Ama..." demeye çalıştım, gözlerim dolarak. "Seni burada bırakmam. Neden yaptığını anlatmadın bile! O valiyi öldürmediğini biliyorum Yoiri! Neden o suçu üstleniyorsun?"
Yoiri ayağa kalktı. Benimle göz hizasına gelmemek için başını çevirdi. "Bildiğini sandığın hiçbir şey gerçek değil Lilian," dedi soğukça. "Ben senin sandığın o masum arşivci değilim. Ben buyum. Bir katil. Bir kaçak. Ve şimdi gitmen gerek."
Bana doğru bir adım attı, elini mağaranın çıkışına, o karanlık ve ıslak yola uzattı. "Git," dedi sesi titremesin diye kendini zorlayarak. "Ve bir daha arkana bakma. Büyük Anne'ye söyle... Beni unutsun."
O an anladım. Beni gerçekten kovmuyordu. Beni kendinden, kendi felaketinden uzağa itiyordu. Ama bu canımı, tokat atmasından daha çok yakmıştı.
Theon, ateşin başından, sırtı bize dönük halde mırıldandı: "Sis dağılmadan gitse iyi olur. Askerler şafakta devriyeye çıkar."
Bu, konuşmanın bittiğinin ilanıydı.
Yorumlar
Yorum Gönder