KAYIP MASALLAR 4: BÖLÜM YEDİ: GÜMÜŞ İĞNELER


Mührü kırdım. Kağıt eskiydi, dokusu parmaklarımın ucunda bir deri gibi hissettiriyordu. Mürekkebin kokusu, Büyük Anne'nin ellerindeki o karışık bitki kokusuna benziyordu.

Mektup, bana hitaben değil, ruhuma fısıldar gibi yazılmıştı.


"Suyun akışını izleyen kızım,

Bu satırlar gözlerine değdiğinde, benim nefesim rüzgara karışmış, bedenim toprağın sinesine dönmüş demektir. Yas tutma. Yaprak dalından düştüğünde ağaç ağlamaz; bilir ki bahar, o çürüyen yapraktan beslenerek gelecektir.

Yıllarca o tezgahın başında, iplerin düğümünü çözerken izledim seni. Beni huysuz bir ihtiyar, romatizmalı elleriyle şifa dağıtan bir ebe sandın. Öyleydim... Ama her şifacı, ölümün kapısını nerede kilitleyeceğini bildiği gibi, nerede aralayacağını da bilir.

Sana ormanda toplattığım otlar, sadece ateşi düşürmek için değildi Lilian. Hatırla. 'Baldıranı kökünden değil, gölgesinden tanı' demiştim. Sana öğrettiğim, bedenin haritasıydı; şifanın yolları olduğu kadar, acının ve sessizliğin de patikalarıydı o noktalar. Pirinç tanelerine iğne batırdığın o bitmek bilmez geceler, bir terzi olman için değildi. Bir nakış ustası ipliği incitmeden kumaşa geçer; bir 'Gölge' ise ruhu incitmeden bedenden ayırır.

Ellerin... Onlar artık benim ellerimden daha hafif, çelikten daha soğuk.

Yoiri’ye gelince... Ona bakınca sürgündeki bir garip, kadersiz bir yetim gördün hep. Gözler yanılır, hakikat saklanmayı sever. O, ne bir prens ne de tahtın varisidir. O, kaderin bizzat üzerinde yürüdüğü o ince çizgidir. Bazen tarih, kralların kılıcıyla değil, hiç umulmadık birinin varlığıyla yön değiştirir. Yoiri, işte bu terazinin dengesini bozacak, akışı tersine çevirecek olan o 'kader anı'dır. Theon, onun gözlerinde sadece bir dostu değil, yaklaşan yeni çağın şafağını gördü. O yüzden yaşamak zorundadır.

Sandıktaki siyah çantayı açtın. İçindeki iğneler, 'Sessiz İğne' diye bilinen geçmişimin sana mirasıdır.

Ama dinle beni evlat. Bu bir emir değildir. Ben ömrümce emirlerle yaşadım, seni ise özgür büyüttüm. Kader, önüne sunulan bir yol değil, attığın her adımdır.

Önünde iki yol var: O iğneleri alıp nehre atabilir, bu kulübede kendine sessiz, güvenli bir ömür dokuyabilirsin. Kimse seni suçlamaz. Ben bile.

Ya da... O çantayı kuşanıp, sislerin ardına giden o gümüş saçlı yolcunun peşine düşebilirsin. Ona hizmet etmek için değil; onun göremediği gölgeleri aydınlatmak, ona kalkan olmak için. Çünkü o zekasıyla dünyayı değiştirebilir ama sırtına saplanacak bir hançeri göremez.

Seçim senin. Sana sadece yeteneği verdim, niyeti değil. Eğer gitmeyi seçersen, unutma: En iyi muhafız, varlığı hissedilmeyen, yokluğu ise ölüm getirendir.

Rüzgarın yönü seninle olsun.

— Büyük Annen..."


O mektubu okuyup kapıyı arkamdan çektiğim gece, çocukluğumun da son gecesiymiş.

O siyah çantayı belime bağlayalı, mektubun mürekkebi kuruyalı neredeyse üç koca yıl geçti. Artık on sekiz yaşındayım. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz aynı; ama gözlerimdeki o ürkek kız çocuğu çoktan terk etti beni.

Kendi yolumu çizmek konusunda garip, inatçı bir istikrarım oluştu bu süreçte. Dokuma tezgahındaki o yarım kalan halıyı bitirmeye hiç niyetlenmedim. Yoiri’nin o karmaşık kaderini çözmeye, ne yapmaya çalıştığını anlamaya da kafa yormadım. Sadece... nefes almak, kendi zincirlerimi kırmak ve daha özgür hissetmek istedim.

Önce belimdeki o çelik iğnelerin ağırlığını anlamaya çalıştım. Onlar benim için sadece birer silah değil, birer anahtardı. Ve sonra... Yolum onlarla kesişti.

Onlar... Belki de hayatımda ilk defa gerçekten bir "anlama" ve "aileye" sahip olduğum zamanları yarattılar. Yıkılmış, yok edildiği sanılan dünyanın ardında, hala küllerinin içinde kor gibi yanan Anka'lar vardı. Biz, o küllerin içindeki küçük ama yakıcı kıvılcımlardık. Vardık, buradaydık ama görünmez olmayı öğrenmiştik.

Büyük Anne'nin asıl mirasının o iğneler değil, bu "görünmezlik" olduğunu o zaman anladım.

Yıllarca o kulübede sessizce büyürken, akşam yemeklerine gelenlerin, şifa istemeye gelenlerin sadece sıradan "komşularımız" olduğunu sanırdım. Oysa o yüzler, küllerin arasına saklanmış sadık muhafızlarmış. Bizim bir adımız yoktu. "Sessiz Gölgeler"dik.

Büyük Anne’nin bana açmayı öğrettiği o ölüm kapısının ne kadar geniş olduğunu bu üç yılda öğrendim. Bir insanı öldürmek için kılıca, oka ya da kaba kuvvete gerek yoktu. Şifa, öldürmenin en zarif, en sessiz ve en şüphe çekmeyen yoluydu.

Sokaktaki bir fahişenin şen kahkaha atarken sunduğu zehirli şarap... Pazarda çocuğunu emziren bir annenin, düşman askerine uzattığı o masum elma... Meydanda tahta bilyelerle oynayan çocukların, aslında birer gözcü olması... Veya bastonuna dayanmış bir büyük babanın, en keskin istihbaratı taşıması...

Herhangi birisi bizdendi. Herkes ve hiç kimseydik. Koskoca üç yıl içinde, yıkılan taşlar arasında, söndüğü düşünülen o imparatorluk enkazında filizlenen birer sarmaşıktık.

Ben bir devrimci olmayı, dünyayı kurtarmayı ya da bir kahraman olmayı hiç hayal etmemiştim. Benim tek isteğim, bize yapılanlara, o çaresizliğime bir "karşılık" vermekti. Bir denge sağlamaktı.

Yine de zihnimin bir köşesinde, Yoiri’nin valiyi öldürmesiyle alakalı Theon’un o mağarada, ateşin başında söylediği o cümle hep yankılandı; "Belki size karşı kaba davrandı, belki yanlış bir kelime etti... Vali olması, ölmemesi gerektiği anlamına gelmez." O zaman bu anlamsızlık beni ürkütse de şu an aslında bana bir gerçeğin ta kendisi gibi geliyordu. büyük annemde bir kıvılcımdı ve Yoiri'de... Cidden valiyi öldürmüş olabilirdi. sonra çekip gitmiş. 

Düşünüyorum soruşturma kapanmış sonra güneş imparatorluğundan bir atama ile yeni vali gelmişti. ama bu kişi ejder klanından öte güneş klanına daha sadıktı ve daha az soru soran bir adamdı. resmi, çekingen ve naif demek doğru olur. zamanında vergileri alıyor, gerekli çalışmaları denetliyor ve klandaki kimseyi gerçekten tanımıyordu. Sadece işini yapıyordu. O vali ölmese belki biz kıvılcımlar bu kadar çabuk kor haline gelemezdik diye düşündüm hep. 

Kaderde her birimizin büyük bri rolü olduğuna o zaman daha çok inanıyordum. ve o gün geldiğinde bir şeyler beni daha da o kader çizgisine yaklaştırmıştı. tekrar bir dedikodu duyuldu. saraydan nehirlere nehirlerden klanlara. 

"Kaplan kralının prensesi kralımızdan hamile..." bu belki de o yangını başlatacak son kıvılcımdı. Güneş hanedanlığında ilk defa bir ejder ya da güneş değil bir kaplan soy verecekti. bu bir umut muydu bilmiyorum o zaman. ama Kaplanlarla aramız iyiydi. Klanım ve soyum onlarla müttefik değil ama düşman da değildi. Ejderlere ve güneşe karşı duran iki silah arkadaşı gibiydik. ormanların vahşi ehlileştirilemez klanı... Ve küllerinden doğmayı bekleyen biz. Bu hikayede ki yerim sadece anlatıcı olmadı. Ben belki de geleceğim için tarihi değiştirdim.

 

Lilian...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıp Masallar 3 (34. Bölüm)

KAYIP MASALLAR 4: Lilian'ın Kitabı , tasarım arşivi

Kayıp Masallar 3 ( 33. Bölüm )