KAYIP MASALLAR 4: BÖLÜM DOKUZ : KAPLAN İNİ

Atın nalları taş köprünün zemininde metalik bir ritim tuttu. Köprünün bittiği yerde, kalenin ana kapısı yükseliyordu. Siyah demirden dövülmüş, üzerindeki perçinleri paslanmış devasa bir engeldi.

Kapının iki yanında duran nöbetçiler, mızraklarını çaprazlayarak yolu kesti. Yüzleri miğferlerinin altında görünmüyordu. Sadece zırhlarının eklem yerlerinden gelen gıcırtı ve soluk alıp verişleri duyuluyordu.

Dizginleri çektim. At durdu.

Elimi belime, iğnelerime götürmedim. Sadece bekledim.

Ağır demir kapının üzerindeki küçük mazgal gürültüyle açıldı. Bir çift göz beni süzdü. Ardından kalın sürgülerin çekilme sesi geldi. Demir kapı, paslı menteşeleri üzerinde inleyerek iki yana açıldı.Dün geceki lider oradaydı. Üzerinde artık o kaba kürkler yoktu; Kaplan Klanı’nın rütbeli askerlerinin giydiği, siyah deri ve çelikten yapılma nizami bir zırh vardı. Miğferini kolunun altına sıkıştırmıştı.

"Vaktinde geldin," dedi. Sesi düzdü.

Atımdan indim. Dizginleri yanıma yaklaşan seyise uzattım.

Komutan arkasını döndü ve yürüdü. Onu takip ettim.

İç avlu bir arı kovanıydı. Yüzlerce asker talim yapıyordu. Kılıçların birbirine çarpma sesi, emir yağdıran çavuşların bağırışlarına karışıyordu. Kimse durup bana bakmadı. Herkesin bir görevi, bir acelesi vardı. Ortadaki alanda demirciler seyyar ocaklar kurmuş, kırılan kılıçları ve yamulan zırhları onarıyordu. Havada yoğun bir kükürt ve ter kokusu asılıydı.

Taş merdivenleri tırmandık. Duvarlar nemliydi. Meşaleler isi tavana kusmuş, taşları siyaha boyamıştı.

"Lord Han Moa savaş odasında," dedi komutan, omzunun üzerinden. "Pek sabırlı bir adam değildir. Cümlelerini kısa tut."

Uzun bir koridorun sonundaki çift kanatlı kapının önünde durduk. Komutan kapıyı açtı.

Burası dışarıdaki kaostan uzaktı. Geniş, yüksek tavanlı bir salondu. Duvarlarda devasa haritalar ve avlanmış kaplan postları asılıydı. Odanın ortasında büyük, taştan bir masa vardı. Masanın üzerinde strateji taşları, parşömenler ve hançerler duruyordu.

Lord Han, masanın başındaydı. Yanında birkaç danışmanı ve zırhlı subayıyla haritaya bakıyordu.

Komutan topuklarını sertçe yere vurdu. "Geldi Lordum."

Lord Han başını kaldırdı. Yüzündeki o derin yara izi, meşale ışığında daha belirgindi. Bakışları doğrudan bana odaklandı.

"Yaklaş," dedi.

Odaya girdim. Arkamdaki kapı kapandı. Artık içerideydim. Komutan kapıyı açtı. İçeri girdim.

Burası dışarıdaki kaostan uzaktı. Geniş, yüksek tavanlı bir salondu. Duvarlarda devasa haritalar ve avlanmış kaplan postları asılıydı. Odanın ortasında büyük, taştan bir masa vardı.

Masanın başında Han Moa duruyordu. Kaplan Lordu, odanın havasını tek başına ağırlaştıracak kadar iriydi. Kendisi kadar uzun, geniş ağızlı savaş baltasını masaya dayamıştı. Omuzlarına bir kaplan başı yüklenmiş, koyu renkli zırhını kalın kürkler sarmıştı. Dağınık, yabanıl ve koyu saçlarının arasından inen iki kalın örgüye, kemikten oyulmuş tılsımlar takılıydı. Her hareketiyle o tılsımlar birbirine çarpıp tok sesler çıkarıyordu.

Başını kaldırdı. Kaşlarını çatmaktan alnında derin yarıklar oluşmuştu. Lekeli, güneş ve rüzgarla pişmiş yüzünde kısılan iki gözü, saf kehribar rengindeydi ve meşale ışığında parlıyordu. Boynuna dizili hayvan dişleri, altın ve gümüş halkalarla süslenmişti. Masanın kenarına koyduğu elini sıktı; bileklerine sarılı deri ve metal zırhlar, gerilen kaslarının baskısıyla gıcırdadı, adeta kopmak için çırpındı.

"Kıvılcımlardan Lilian," dedi. Sesi göğüs kafesinde yankılandı, gırtlağından hırıltılı ve tok döküldü. "Gel, otur."

İşaret ettiği yere yöneldiğimde, onun duldasında, masanın gölgesinde kalan birini fark ettim.

Genç bir kadın. Belki benim yaşlarımda, ama teni Han Moa'nın aksine porselen kadar beyaz ve pürüzsüzdü. Klanın imzası olan o koyu siyah saçları tepesinde toplanmış, üzerine değerli taşlarla bezeli, keskin uçlu tokalar saplanmıştı. Üzerindeki kaplan desenli ipek cübbe, vücudunu sıkıca sarıyordu.

Oturduğu yerde bir biblo, cansız bir nesne hareketsizliğiyle duruyordu. Ama yüzüne baktığımda bu durağanlığın uysallıktan gelmediğini anladım. Renklenmiş dudakları, kehribar gözlerindeki o katı sertliği yumuşatmaya yetmemişti.

Gözünün hemen altında eski, soluk bir kesik izi vardı. Bu iz, kusursuz güzelliğini bozmuyor, aksine ona tekinsiz, yaşanmış bir hava katıyordu. Bakışları boşluğa değil, doğrudan üzerime kilitliydi.

Han Moa'nın gücü bağırıyordu; bu kadının gücü ise sessizdi. Sandalyeyi gürültü çıkarmadan çektim ve oturdum. Hareketlerimi yavaş, ölçülü tuttum ama omurgamdan yukarı tırmanan o soğuk ürpertiyi dizginlemek zordu. Karşımdaki adam sadece bir savaşçı değil, bir yıkım gücüydü.

Doğrudan konuya girdim. "Klanım beni talebiniz üzerine gönderdi," dedim, sesimin titremesine izin vermeden. "Bir anlaşma karşılığında, o görevi gerçekleştirmek için..."

Cümlem, Han Moa’nın o delici bakışlarıyla havada asılı kaldı. Sözümü kesmemişti ama bakışları sesimi boğazıma tıkamaya yetmişti.

"Acele etme," dedi. "Önce tanışalım."

O devasa, kaba gövdesine hiç uymayan, üzerinde iğreti duran bir hareketle; bir saray beyefendisi edasıyla başını usulca eğip kaldırdı. Bu nezaket gösterisi, dişlerini gösteren bir kaplanın gülümsemesi kadar tekinsizdi.

"Ben Lord Han Moa," dedi, göğsüne hafifçe vurarak. Sonra elini, yanındaki o hareketsiz duran kadına, bir tüccarın en değerli malını sergilemesi gibi uzattı.

"Bu da kızım, Mei."

Bakışlarım istemsizce kadına, Mei'ye kaydı.

"Uzun süredir Güneş Sarayı'nda bir imparatorluk cariyesi," diye devam etti Moa. Sesi gururdan çok, bir yatırımcının tatminini taşıyordu. "Ve şimdi karnında İmparatorluğun geleceğini, bir veliahtı taşıyor."

Gözlerim Mei'nin yüzünde, sonra da ipek cübbesinin altındaki o henüz belirginleşmemiş karnında dolaştı.

Genç kadın, babasının bu sözleri üzerine irkilmedi. Utanmadı ya da gururlanmadı. Masanın üzerine bırakılan bir kılıç, bir harita ya da bir kese altın kadar tepkisizdi. Kendi bedeni ve kaderi üzerine yapılan bu pazarlıkta söz hakkı olmadığını kabullenmişti.

Kendisine öğretildiği gibi, o zarif boynunu büktü ve usulca başıyla beni selamladı. Kehribar gözlerinde donuk, camsı bir kabulleniş vardı.

Han Moa masaya eğildi. "İmparatorun tohumu bir Kaplan'ın rahminde büyüyor," dedi fısıldayarak. "Ve Güneş Sarayı'ndaki yılanlar, bu bebeğin doğmasını istemiyor. İşte senin görevin burada başlıyor Lilian." Bakışlarımı kaçırmadan, sesimdeki o buz gibi profesyonelliği koruyarak sordum: "Kimi öldüreceğim?"

Lord Moa'nın gürültülü kahkahası taş duvarlarda yankılandı, masadaki haritaları bile titretti. Bu tepki karşısında yüzümdeki maskeyi korusam da içten içe şaşırmıştım.

"Öldürmek mi?" dedi Moa, gözlerindeki yaşları silerek. "Ona sen karar verirsin küçük gölge. Ama asıl görevin can almak değil, can tutmak."

Masaya eğildi, sesi ciddileşti. "Kızım o yılan yuvasına, Güneş Sarayı'na döndüğünde sen de onunla gideceksin. Onun gölgesi olacaksın. O rahimde doğacak olan veliahtın sağ salim dünyaya gelmesinden ve o lanet tahta oturmasından sen sorumlu olacaksın."

O an kalakalmıştım. Bedenim odada dursa da zihnim o "ömürlük" yükün altında ezildi. Kısa bir suikast, hızlı bir zehirleme ve eve dönüş bekliyordum. Oysa bana sunulan şey bir görev değil, bir hayattı. O çocuğun büyümesini, tahta çıkmasını beklemek... Bu yıllar demekti. Gençliğimin o saray koridorlarında çürümesi demekti.

"Ve karşılığında," diye devam etti Moa, tereddüdümü sezmiş gibi. "Kaplan Klanı, Anka'ların o küllerinden tekrar doğması için sonsuz bir kaynak sağlayacak. Ordularımız sizin koruyucunuz, hazinemiz sizin harcınız olacak."

O an, klanımdan ayrılırken İhtiyar Heyeti'nin bana sarf ettiği o kapalı sözlerin kilidi zihnimde açıldı: "Bu görev bizim için çok değerli Lilian... Eğer Kaplanların desteğini alırsak, kaybettiğimiz her şeyi tekrar kurabiliriz."

Meğer beni buraya sadece bir yetenek olarak değil, bir teminat olarak göndermişlerdi. Ben, Anka'nın geleceği için satılan bir parça özgürlüktüm. Kendi klanımın sesleri, Lord Moa'nın hırıltılı sesine karıştı.

"Düşünmen için süre verme niyetim yok," dedi Moa, konuyu kapatırcasına elini sallayarak. "Bu akşam yemeğinde bize kararını belirtirsin. Gerçi..." Gözleri alaycı bir parıltıyla kısıldı. "Klanının emrini çiğneyecek kadar aptal görünmüyorsun." Başını çevirip, yanında biblo gibi duran kızına, bir eşyaya emir verir gibi baktı. "Mei, ona Kaplan inini gezdir. Misafirimiz saray hayatından önce biraz temiz hava alsın."

Mei, babasının sözü biter bitmez ayağa kalktı. İpek cübbesinin hışırtısı, odadaki tek zarif sesti. Bana döndü. Yüzü hala ifadesizdi ama kehribar gözlerinin derinliklerinde, babasının yanında gösteremediği bir yorgunluk dalgalanıyordu.

"Beni takip et," dedi fısıltıyla.

Lord Moa tekrar haritalarına dönerken, biz o ağır kapıdan çıkıp taş koridorun serinliğine adım attık. Kapı arkamızdan kapandığında, Mei durdu. Omuzları düşmedi. O dik ve gergin duruşunu, babasının yanında olduğu gibi burada da korudu.

"Babamın kahkahaları seni rahatsız etmesin," dedi, bana bakmadan koridorun loşluğuna doğru yürürken. Sesi net ve duygusuzdu. "O, avının korkusunu koklamayı sever. Ama senin korkmadığını gördü."

Yanına yaklaştım. Adımları mermer zeminde ses çıkarmıyordu. Saray eğitimi aldığı belliydi; yürüyor değil, süzülüyordu. "Benden bir cevap beklemedi," dedim. "Emir verdi." Mei duraksadı, kehribar gözlerini bana çevirdi. Yüzündeki ifade, okuduğu bir kitabı anlatan bir bilgeninki kadar sakindi. "Kaplanlar rica etmez Lilian. Alır. Babam benden hayatımı istedi, verdim. Senden de yıllarını istedi. Vereceksin." Bunu bir tehdit olarak söylememişti. Havanın kararması ya da yağmurun yağması gibi doğal bir gerçekten bahseder gibi söylemişti.

Geniş, sütunlu bir balkona çıktık. Aşağıda, avludaki askerlerin talimi devam ediyordu. Metal sesleri buraya kadar ulaşıyordu. Rüzgar, Mei'nin ipek cübbesini ve saçlarındaki o süslü tokaları titretti ama o kıpırdamadı bile. Ellerini, henüz şişmemiş karnının üzerinde birleştirdi. Oraya dokunuşunda bir annenin şefkati yoktu; değerli bir emaneti koruyan bir muhafızın dikkati vardı.

"Bu bebek..." dedim, bakışlarımı karnına dikerek. "Onu bir can olarak mı görüyorsun, yoksa bir planın parçası mı?"

Mei, bakışlarını aşağıdaki askerlerden ayırmadan cevap verdi. "Ben bir tarlayım Lilian. Bu bebek de hasat. Çiftçi tarlayı sever ama çiçeği için değil, vereceği ürün için. Babam bu imparatorluğu istiyor. Klanım güç istiyor. Ben de onlara bunu verecek olan aracıyım."

Yüzüne baktım. Gözünün altındaki o eski yara izi, rüzgarda kızarmıştı. "Hiç mi kendin için bir şey istemedin?" diye sordum. "Sarayın o yılanlarla dolu koridorlarına dönmek... Korkmuyor musun?" Bana döndü. Gözlerinde ilk defa, çok derinlerde bir yerde, acıma değil ama bir tür "anlam verememe" parıltısı gördüm. Benim sorumu garip bulmuştu.

"Korku, kaybedecek bir şeyi olanlar içindir," dedi. "Benim kendime ait bir ismim bile yok. Ben 'Kaplan'ın Kızı'yım. Şimdi de 'Veliahtın Annesi' olacağım. O sarayda bana zehir sunarlarsa içerim. Hançer saplarlarsa ölürüm. Ama yaşarsam... O tahta klanımın kanını oturturum. Benim görevim bu. Görev, istekten üstündür."

Elini balkonun soğuk taşına koydu. Tırnakları kusursuzca boyanmıştı. "Senin anlamadığın şey bu Lilian. Sen Anka'sın. Yanıp kül olmayı, sonra yeniden doğmayı hayal ediyorsun. Biz Kaplanız. Biz avlanırız, ölürüz ve yerimize yenisi gelir. Ben sadece sıramı savıyorum." O an anladım. Mei, babasından daha tehlikeliydi. Han Moa'nın hırsları vardı, zaafları olabilirdi. Ama Mei... O kendi benliğini çoktan öldürmüştü. Karşımda duran bu zarif kadın, etten kemikten bir insan değil, klanın iradesinden yapılmış canlı bir silahtı. Ve en korkunç silahlar, tetiği çekildiğinde "neden" diye sormayanlardı. "Şimdi söyle," dedi Mei, arkasını dönüp kalenin karanlık iç kısmına yürürken. "Benim gölgem olmaya hazır mısın? Çünkü ben o karanlığa geri dönüyorum ve yanımda titreyen bir mum ışığı değil, karanlığı delecek bir hançer istiyorum."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıp Masallar 3 (34. Bölüm)

KAYIP MASALLAR 4: Lilian'ın Kitabı , tasarım arşivi

Kayıp Masallar 3 ( 33. Bölüm )