KAYIP MASALLAR 4: BÖLÜM SEKİZ : HAN
"Keşke görebilseydim... O zamanlar bazı gerçeklere dair daha gözümün açık olmasını çok defa diledim. İnsan kendini olgunlaştırırken sadece kendini değil, etrafındaki her şeyi kırıp yeniden şekillendiriyor. Bunun farkına vardığımda sanırım gerçek dünyada bir insan olmanın ne demek olduğunu anladım."
Bu düşünceler, sırtımdaki heybenin ağırlığından daha ağır geliyordu ruhuma. Yola başımı çevirdim düşüncelerimi susturmak isteyerek. Devasa, gövdeleri yosun tutmuş ağaçlar gökyüzünü kapatıyordu. Kuş sesleri melodik değil, yırtıcıydı. Rüzgar, yaprakların arasından geçerken Anka'daki gibi inlemiyor, adeta hırlıyordu.
Toprak bile farklı kokuyordu; çürümüş yaprak, reçine ve... demir kokusu. Kan kokusu.
Atım huzursuzca kişnedi. O da hissetmişti. Burası avcıların dünyasıydı ve biz şu an sadece birer avdık.
Yolculuğumun ikinci gününde, medeniyetin izlerine rastladım. Ama bu, bizim alışık olduğumuz o zarif ahşap evlere ya da düzenli kasabalara benzemiyordu. Kaplan mimarisi kaba, güçlü ve tehditkardı. Kayalara oyulmuş gözetleme kuleleri, ağaç gövdelerine gerilmiş halat köprüler...
Ormandan çıkıp taşlı yollarda bir hanın ışıklarını gördüğümde ormana ait olmayan gölgeler ve seslerin beni usulca takip ettiğini biliyordum. Bir hana yaklaşırken pelerinimin kapüşonunu iyice çektim. Belimdeki iğne çantasının varlığı bana güven veriyordu ama buradaki insanların gözlerindeki o vahşi parıltıyı görünce, o iğnelerin yetip yetmeyeceğinden şüphe ettim.
Ağır, demir kuşaklı meşe kapıyı tüm gücümle itip içeri adımımı attığım an, yüzüme çarpan sıcak hava görünmez bir tokat gibiydi.
Dışarıdaki ormanın soğuk ve tekinsiz sessizliği bir anda bıçak gibi kesilmiş, yerini genzi yakan ekşi şarap, ter, ucuz tütün ve kızarmış yağ kokusunun boğucu karışımına bırakmıştı.
Kapıyı arkamdan kapattım. O an, içerideki o gürültülü uğultu –kahkahalar, masalara vurulan yumruklar, kırılan kadehler– bir saniyeliğine bıçakla kesilmiş gibi duraksadı. Başlar bana döndü.
Zaman yavaşladı.
Burası Anka'nın zarif çay evlerine benzemiyordu. Burası, bir hayvan iniydi. Tavan alçaktı ve yüzyılların isiyle kararmış ahşap kirişlerden aşağıya kurumuş otlar, avlanmış hayvanların derileri ve paslı fenerler sarkıyordu. Işık loştu; titrek mum alevleri, köşelerdeki günahları saklamaya yetecek kadar zayıf, ortadaki vahşeti gösterecek kadar canlıydı.
Adımlarımı yavaşlattım. Zemindeki talaşlar, dökülen içkiler ve çamurla harmanlanıp yapış yapış bir tabakaya dönüşmüştü.
Sol tarafımda, kaba kütüklerden yapılmış uzun bir masada bir grup paralı asker oturuyordu. Üzerlerindeki deri zırhlar çizik içindeydi, kollarındaki kaplan dövmeleri kasları gerildikçe hareket ediyor gibiydi. Biri, elindeki bıçağı ritmik bir şekilde, sarhoş bir cesaretle parmaklarının arasına saplıyordu. Tak... Tak... Tak... Yoiri'nin tezgahının sesi değil, kanın habercisi olan bir sesti bu.
Sağ tarafta, gölgelerin daha koyu olduğu köşelerde ise hayatın başka bir yüzü, en çıplak haliyle sergileniyordu. Ağır makyajlı, dudakları taze kan gibi kırmızıya boyanmış kadınlar... Kimi sarhoş bir avcının kucağında tiz kahkahalar atıyor, kimi ise yorgun gözlerle bir sonraki müşterisini süzüyordu. Üzerlerindeki kumaşlar o kadar az ve o kadar parlaktı ki, bu loşlukta bile tenleri parlıyordu. Bakışlarımız bir anlığına kesiştiğinde, gözlerinde ne utanç ne de korku gördüm; sadece hayatta kalmanın verdiği o sert, donuk kabulleniş vardı. Onlar da savaşçıydı, sadece cepheleri farklıydı.
Bakışlarımı kaçırmadan, odanın merkezine, tezgahın arkasına odaklandım. Hancı, ormanın kendisi kadar vahşi görünüyordu. Kafası kazınmış, boynu gövdesiyle birleşmiş devasa bir adamdı. Kirli bir bezle tahta bir kupayı siliyordu ama gözleri... Gözleri kapıdan giren o "küçük kızı", yani beni tartıyordu.
Bir av mı? Yoksa baş belası mı?
Salondaki sessizlik bozuldu, fısıltılar başladı. "Bu da ne?" "Kaybolmuş bir kedi yavrusu..."
Sözlerini duydum ama duruşumu bozmadım. Pelerinimin altında, elim istemsizce belimdeki iğne çantasına gitti. O soğuk çeliğin varlığı, bu sıcak ve kaotik cehennemde tutunduğum tek gerçekti.
Yürümeye devam ettim. Eskiden olsa bu bakışların ağırlığı altında ezilir, bir köşeye sinerdim. Ama şimdi... Şimdi onların gördüğü şey sadece bir siluetti. Asıl tehlikenin pelerinin altında, o narin görünen parmakların ucunda saklı olduğunu bilmiyorlardı.
Tezgaha doğru o son birkaç adımı atarken, buranın sadece bir han değil, Kaplan Klanı'nın o acımasız ruhunun, "güçlü olan hayatta kalır" yasasının somutlaşmış hali olduğunu anladım.
Masanın etrafına, birer dağ parçası gibi çökmüşlerdi. Sırtlarında taşıdıkları zırhlar, demirden değil, bizzat avladıkları kaplanların kürklerinden yapılmıştı; hayvanların donuk camgöbeği gözleri ve sararmış dişleri hala omuzluklarında birer ganimet gibi sırıtıyordu. Saçları, enselerinde vahşi, özensiz topuzlar halinde toplanmıştı ama bu dağınıklık bir ihmal değil, bir meydan okumaydı. Masanın üzerine, içki kupalarının yanına gelişi güzel bıraktıkları o ağır, ucu körleşmiş ama ağırlığıyla kemik kırabilecek kılıçlar, sessiz bir tehdit gibi parlıyordu.
Beni bekliyorlardı. Üç çift çekik, kehribar rengi göz, kalabalığın arasından doğrudan bana kilitlenmişti.
Oraya doğru adımlarımı sıklaştırırken, kasvetli havanın yarattığı baskıyla damarlarımdaki kanın resmen ağırlaştığını, bir cıva gibi yavaşladığını hissettim.
Kaplanlar... Sadece güçlü değil, efsanelerde anlatıldığı kadar acımasızlardı. "Bir Kaplan'ın dişine kan değdi mi, nehri kurutana kadar durmaz," derdi büyükler. Onların lügatında "merhamet" yoktu; savaşta düşman saydıkları bir kadının rahmindeki bebeği bile potansiyel bir intikamcı olarak görür, tereddüt etmeden o nefesi daha doğmadan keserlerdi.
Birer askerden çok, birer avcı gibiydiler. Sürü halinde gezmezlerdi, hayır; bu masadaki üçlü sadece görünen kısımdı. Kaplanlar yalnız avlanırdı ama korkunç bir koordinasyonla saldırırlı. Şu an bile, o masaya yürürken ensemde hissettiğim karıncalanma bana yalan söylemiyordu; hanın diğer köşelerinde, gölgelerin içinde beni izleyen, yayını germiş ya da hançerini kavramış başka "gözler" de vardı. Görünmez bir ağın ortasına yürüyordum.
Ama durmadım. Korkunun kokusunu alırlarsa beni parçalarlardı.
Masanın tam önünde durdum. Aramızdaki o kirli, bira lekeli ahşap masa, iki dünya arasındaki sınırdı şimdi.
Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan o ağır havayı, içimdeki cesaretle değiştirdim. Yavaşça, titremeyen bir elle pelerinimin başlığını tuttum ve geriye doğru indirdim. Başlığımı indirmemle birlikte masadaki o boğucu sessizlik, fırtına öncesi bir ağırlığa büründü.
Kuzgun karası saçlarım omuzlarıma döküldüğünde, handaki o loş ışığı bile yuttu sanki. Parlamıyordu. Aksine, gölgelerin bir parçası, gecenin cisimleşmiş hali gibi duruyordum karşılarında. Bekledikleri şeyin ben olmadığımı görebiliyordum. Belki yüzünde yara izleri olan yaşlı bir savaşçı, belki de kambur bir büyücü bekliyorlardı. Karşılarında on sekiz yaşında, pürüzsüz yüzlü, karanlık saçlı genç bir kız gördüklerinde, kehribar gözlerinde bir anlık hayal kırıklığı ve alaycı bir pırıltı belirdi.
Ama yanılıyorlardı. Anka Klanı beni buraya "güzellik olsun" diye göndermemişti. Ben ışık saçmaya değil, ışığı söndürmeye gelmiştim.
Ortada oturan, en irileri –muhtemelen grubun lideri– elindeki metal bira kupasını sertçe masaya bıraktı. İçindeki sıvı dalgalanıp taştı. Gözlerini simsiyah saçlarımdan ayırmadan, masanın boş tarafında duran ağır ahşap sandalyeyi ayağının ucuyla, sanki bir çöpü tekmeler gibi bana doğru itti.
Sandalye, yerdeki talaşları kazıyarak tiz bir sesle önümde durdu.
"Otur," dedi. Sesi, çakıl taşlarının birbirine sürtünmesi gibiydi. "Küçük karga." Karga... Pek çirkin bri benzetmeydi. Bu bir davet değil, bir meydan okumaydı. Korku, bir Kaplan'ın yemeğine kattığı en sevdiği baharattır. Eğer bir an bile tereddüt edersem, eğer gözlerimi kaçırırsam, o masaya müttefik olarak değil, meze olarak otururdum.
Hiçbir şey söylemedim. Yüzümdeki ifadeyi, Büyük Anne'nin bana öğrettiği o "ölüm maskesi" dinginliğinde tuttum. Yavaşça sandalyeyi düzelttim ve oturdum. Hareketlerim o kadar sakin, o kadar ölçülüydü ki, masadaki o kaba enerjinin akışını bir anlığına bozdum.
Ellerimi masanın üzerine koymadım. Onları pelerinim altında, iğnelerime yakın tuttum.
"Bize 'ölü' klandan birini göndereceklerini söylemişlerdi," dedi sağdaki savaşçı, dişlerinin arasından sırıtarak. Nefesi çürümüş et kokuyordu. "Ama bu kadar tazesini beklemiyorduk. Süt kokun hala üzerinde." "Bizden yardım isteyen sizdiniz," dedim. Sesim, handaki gürültüyü bastırmaya çalışmıyor, aksine o gürültünün altından buz gibi bir akıntı gibi süzülüyordu. "Eğer kaba kuvvete ihtiyacınız olsaydı, kendi adamlarınızı kullanırdınız. Ama buradayım. Çünkü Kaplan'ın pençesi güçlüdür ama her deliğe giremez."
Liderin gözleri kısıldı. Cüretkar cevabım hoşuna gitmişe benzemiyordu ama ilgisini çekmişti.
Gönüllü olmamın sebebi buydu işte. Kaplan Klanı, Güneş İmparatorluğu'nun baskısı ve yaklaşan o "büyük doğum" krizi yüzünden köşeye sıkışmıştı. Açık bir savaşta Ejderler ve Güneş ordusu onları ezerdi. Onların, gölgelerde dolaşan, kapıları sessizce açan, şaraplara görünmez damlalar bırakan müttefiklere ihtiyacı vardı.
Onların bize, "Kıvılcımlar"a ihtiyacı vardı.
Lider öne doğru eğildi. Kaplan kürkünün kokusu genzimi yaktı. "Anka'nın hayaletleri..." diye fısıldadı, sesi artık alaycı değil, hesapçıydı. "Anlaşma basit. Bizim giremediğimiz o saray kapılarından sen süzüleceksin. Bizim ulaşamadığımız o boğazları sen keseceksin."
"Karşılığında?" diye sordum, kara gözlerimi onun kehribar gözlerine dikerek.
"Karşılığında," dedi lider, belindeki hançeri çıkarıp masaya, benim önüme saplarken. "Sizi o küllerin içinden çıkaracağız. Güneş battığında, Anka'nın tekrar uçmasına izin vereceğiz."
İçimden acı bir gülüş geçti. Bizi "izin vererek" uçuracaklarını sanıyorlardı. Oysa biz çoktan havadaydık, sadece onlar gökyüzüne bakmayı unutmuştu.
Ama asıl amacım bu pazarlık değildi. Yoiri... O Zümrüt Saray'daydı. Eğer bu Kaplanlar beni o saraya, o prensesin yanına sokacaksa, bu anlaşmayı kanımla bile imzalardım.
"Kabul," dedim sakince. "Ama bir şartım var."
Lider kaşlarını kaldırdı. "Şart mı? Küçük bir karganın şartları mı olur?"
"Bana 'küçük karga' demeyi bırakın," dedim, sesime biraz daha metalik bir tını ekleyerek. "Çünkü o saraya girdiğimde, sizin hayatta kalmanız benim kanatlarımın altına bağlı olacak."
Masanın altındaki gerginlik elle tutulur hale gelmişti. Lider bir an durdu, sonra gırtlaktan gelen, hırıltılı bir kahkaha attı. "Ateşin var kızım," dedi, bira kupasını kaldırarak. "Bakalım bu ateş, Kaplan'ın buzunu eritebilecek mi..." Kaplan askerlerinin lideri, benimle dalga geçmeyi bitirmiş, kalkmak üzereydi ki elimi havaya kaldırıp onu durdurdum.
"Bu gece burada dinleneceğim," dedim, sesimdeki kesinlikle itiraz kabul etmeyeceğimi belirterek. "Lordunuzun huzuruna yarın, kendim gelirim. Beni sürüklemenize gerek yok."
Lider hırlayarak güldü ama itiraz etmedi. O sırada siparişimi almak için çekinerek masaya yaklaşan kıza döndüm. "Sadece çorba," dedim. Sonra, Kaplanların kanlı sofrasına inat, üzerine basa basa ekledim: "Et olmasın."
Lider duraksadı. "Ne o?" dedi alaycı bir sırıtışla. "Yoksa sen de şu ete tövbeli, ot yiyen keşişlerden misin?"
Göz ucuyla masanın diğer tarafında oturan o vahşi adama baktım. Bakışlarımda ne bir utanma ne de bir çekince vardı. "Kendi bıçağımla kesmediğim, canını bizzat almadığım hiçbir şeyi yemem," dedim soğukça.
Bu bir diyet değil, bir yemindi. Anka'lar kutsallığa önem verirdi. Can vermek ve can almak arasında hassas bir denge olmalıydı. Atalarım, yaratmak ve yıkmak arasındaki o teraziyi korumaya yemin etmişlerdi. Bir canlının ölümüne şahitlik etmeden, o ağırlığı hissetmeden etini yemek, dengeye saygısızlıktı.
Liderin yüzündeki sırıtış dondu. Muhtemelen bu cevabı beklemiyordu. "Peki," dedi omuz silkerek. "Sen kuru çorbanı iç bakalım küçük karga. Yarın görüşürüz."
Onlar gürültülü bir şekilde sandalyelerini itip ayaklandığında, hanın loş köşelerinde oturan başka siluetler de onlarla beraber hareketlendi. Sürü gidince, gözcüler de gidiyordu.
Demir kapı arkalarından kapanıp yağmurun sesi boğulduğunda, handaki o gergin sessizlik de kırıldı. Curcuna, kaldığı yerden, sanki ölüm az önce masalarına uğramamış gibi devam etti.
Üst kattaki odalardan biri için son gümüşlerimden birkaçını feda ettim. Oda boş, soğuk ve nemliydi ama umurumda değildi. Cebim dolu değildi belki ama gece vakti, fırtına koparken Kaplan topraklarında dolaşmak parasız kalmaktan daha tehlikeliydi.
Kapıyı sürgüledim. Yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım. Dinlenip düşünmem gerekiyordu. Bir kaplanın pençesinin giremeyeceği yere, bir Anka'nın kıvılcımını yollamak... Anka meclisi neden bunu kabul etmişti? Güneş'in batmadığı o Zümrüt Saray'da benden tam olarak ne yapmamı isteyeceklerdi? O prenses... O bebek... Biz bu denklemin neresindeydik?
"Çok soru sorma Lilian," diye fısıldadım kendi kendime. "Soru sormak tereddüt yaratır. Tereddüt ise ölüm getirir."
Belimdeki çantayı çözüp yatağın üzerine serdim. Hazırlık yapmam gerekiyordu. Yarın o saraya silahsız giremezdim. Küçük, mantar tıpalı şişeyi çıkardım. İçinde kıvamlı, sarı bir sıvı vardı. Büyük Anne'nin 'Altın Uyku' dediği o karışım...
Gümüş iğneleri tek tek, büyük bir özenle bu zehre batırdım. Sonra kurumaları için siyah derinin üzerine yan yana dizdim. Sarı, parlak sıvı metalin üzerine yayıldıkça parlıyor; ama kurudukça matlaşıp saydam, görünmez bir tabakaya dönüşüyordu.
Tıpkı bizim gibi. Görünmez, sessiz ve ölümcül.
Dışarıda şimşek çaktı, oda bir anlığına aydınlandı. İğnelerin ucundaki o mat ölüm parıltısına bakarak uykuya daldım.
Yorumlar
Yorum Gönder